Ülkemizin neresine yüzümüzü çevirirsek çevirelim, adeta bir ağaç kurdu gibi dağlarımızı ve tepelerimizi kemiren mermer ve taş ocaklarıyla karşılaşıyoruz. "Ticaret" ve "istihdam" kılıfı altında meşrulaştırılan bu faaliyetler; önce ormanlarımızı, ardından üst toprağı ve nihayetinde yaşam kaynaklarımızı ortadan kaldırarak geride telafisi imkânsız ekolojik yıkımlar bırakıyor.
Mermer ve taş ocağı faaliyetleri başladığında ilk darbe ormanlara ve bitki örtüsüne vuruluyor. Alanın morfolojik (fiziksel) yapısı tamamen bozulurken, çıplak kalan arazi sel sularına ve şiddetli erozyona açık hale geliyor. Dağlık bölgelerdeki ormanlar, yağış sularını gözenekli yapısıyla emerek yeraltı kaynaklarımızı besleyen doğal birer su fabrikasıdır. Taş ocakları kaya çatlak sistemlerini parçaladığında, yeraltı sularının akış yönü değişiyor, sular derinlere kaçıyor ve su kaynaklarımız kuruyor. Dahası, erozyon ve sellerle derelere karışan kil boyutundaki atıklar, nehirlerdeki balıkların solungaçlarına yapışarak toplu canlı ölümlerine yol açıyor.
Özellikle kireçtaşı (kalker), traverten ve volkanik kayaçlar, milyonlarca yıldır yağmur sularını bünyesinde hapseden adeta birer doğal su deposudur. Blok mermer üretimi esnasında bu kayaçlar yerlerinden söküldüğü için yeryüzünün su dengesi bütünüyle altüst olmaktadır. Üstelik mermer sanayisi, kesim aşamasında aşırı derecede su tüketen yoğun bir sektördür. Hem doğanın su depoları yok edilmekte hem de kalan kılı kırk yaran kısıtlı sular bu ocaklarda hoyratça harcanmaktadır.
Yıkım sadece suyla da sınırlı kalmıyor. Kayaçlar toprağın ana maddesidir; kayaçların yok edildiği yerde toprak oluşumu tamamen durur. Taş ocaklarının çevreye yaydığı tozlar, komşu tarım alanlarına ve ekili arazilere geri dönülmez zararlar vermektedir. Bitki yapraklarının üzerini kaplayan mermer tozu, gözenekleri (stomaları) tıkayarak solunumu ve fotosentezi engeller. Döllenmeyi önleyen bu durum, tarımsal verimliliği bitirme noktasına getirirken çevre bölgelerdeki arıcılık faaliyetlerini de baltalamaktadır.
Sosyal boyutta ise yerleşim yerlerinin yakınına kurulan ocaklar insan psikolojisini ve can güvenliğini tehdit etmektedir. Denetimsizce patlatılan dinamitlerin yol açtığı sarsıntılar evlerin duvarlarında çatlaklar oluşturmakta, heyelan ve çökmeleri tetiklemektedir. Faaliyeti biten ocaklar ise kaderine terk edilmektedir. Dik uçurumlu, falezli ve içi suyla dolan bu devasa çukurlar, yaban hayatı ve insanlar için ölümcül birer tuzaktır. Üstelik bu çukurlar zamanla kaçak çöplüklere ve lağım atığı depolarına dönüşmekte, buradaki zehirli sızıntılar yeraltı sularımıza karışarak toplum sağlığını tehdit etmektedir.
Bugün özellikle Karadeniz, İç Anadolu ve Akdeniz bölgelerimizde taş ocakları kontrolsüzce çoğalmakta, iklimler değişmekte ve insanlarımız zehirlenmektedir. Mevcut yönetmelikler ne yazık ki kağıt üzerinde kalmakta ve bu talana engel olamamaktadır. Birkaç duyarlı insanın ses çıkarmasıyla bu gidişatın durdurulamayacağı açıktır. Çıkar odaklarının menfaatleri uğruna geleceğimizin karartılmasına göz yumulmamalı, acilen köklü ve caydırıcı bir kanuni düzenleme yapılmalıdır.
Rahat bir nefes almak, yarınlarımızı korumak için halk olarak bir olmalıyız.
YAŞAMA DESTEK OL, TÜRKİYE'Yİ DEĞİŞTİR!
YAŞAMA DESTEK OL, DÜNYAYI DEĞİŞTİR!