Günümüzde televizyon ekranlarında, sinema filmlerinde ve dijital platformlarda yayımlanan yabancı yapımlar, toplumların yaşam biçimlerini, aile ilişkilerini ve çocuk yetiştirme anlayışlarını geniş kitlelere ulaştırmaktadır. Özellikle Batı filmlerinde sıkça karşılaştığımız aile modelleri, zaman zaman kendi kültürümüzü, örf ve âdetlerimizi, geleneksel aile anlayışımızı sorgulamamıza neden olmaktadır. Elbette her toplumun kendine özgü bir yaşam biçimi vardır. Ancak başka kültürlerden gelen her davranışı sorgulamadan benimsemek, üzerinde durulması gereken önemli bir meseledir.
Filmlerde kimi zaman erkeğin yemek yaptığı, çocuğun altını değiştirdiği, evin bütün işlerini üstlendiği; kadının ise oturduğu yerden emirler verdiği bir aile düzeni gösterilmektedir. Çocukların anne ve babalarının sözünü dinlemeden, kendi bildiklerini yaptıkları, aile büyüklerinin uyarılarını önemsemedikleri sahneler de sıkça karşımıza çıkmaktadır. Bu tür görüntüler, özellikle gençler ve çocuklar üzerinde zamanla bir özenti oluşturabilir. Ekranda tekrar tekrar görülen davranışlar, bir süre sonra normal ve olması gereken davranışlarmış gibi algılanabilir.
Burada asıl mesele, bir erkeğin yemek yapması veya çocuğunun bakımını üstlenmesi değildir. Tam tersine, ev işi yapmak, çocuk yetiştirmek ve aile sorumluluklarını paylaşmak utanılacak işler değildir. Bir baba çocuğunun altını değiştirdiğinde, yemeğini hazırladığında veya evini temizlediğinde bundan dolayı küçümsenmemelidir. Aynı şekilde bir kadının çalışması, ailesine maddi katkı sağlaması ve evin sorumluluklarını paylaşması da doğal karşılanmalıdır. Sorun, bu görevlerin kim tarafından yapıldığı değil; aile içinde saygının, sorumluluğun ve karşılıklı anlayışın ortadan kalkmasıdır.
Asıl tehlike, yardımlaşmanın değil, sorumluluktan kaçmanın ve saygısızlığın normalleştirilmesidir.
Aile, Emir ve İtaatten Önce Karşılıklı Saygıyla Ayakta Durur
Bizim kültürümüzde aile, toplumun temel taşı olarak görülmüştür. Anneye hürmet, babaya saygı, çocuklara şefkat, büyüklere edep ve küçüklere merhamet, kuşaktan kuşağa aktarılan önemli değerlerimiz arasındadır. Anadolu kültüründe aile yalnızca aynı evin içinde yaşayan insanlardan ibaret değildir. Aile; dayanışma, fedakârlık, paylaşma, sorumluluk ve vefa demektir.
Eskiden Anadolu'nun pek çok evinde aile fertleri bir araya gelir, sofralar birlikte hazırlanır, yemekler birlikte yenir, büyüklerin hatırı gözetilirdi. Çocuklara yalnızca okumaları ve başarılı olmaları değil, aynı zamanda edepli, dürüst, çalışkan ve saygılı olmaları da öğütlenirdi. Bir büyüğün sözü dinlenir, bir küçüğün derdi önemsenirdi. Elbette geçmişte de yanlış uygulamalar, adaletsizlikler ve aile içi sorunlar vardı. Geleneklerimizi korumak, geçmişin her davranışını doğru kabul etmek anlamına gelmez. Korunması gereken, insan onurunu ve aile bağlarını güçlendiren değerlerimizdir.
Bugün ise kimi ailelerde anne ve babanın çocuk üzerindeki rehberliği zayıflamakta, çocukların istekleri karşısında sınır koymak zorlaşmakta, sorumluluk bilinci geri planda kalmaktadır. Çocuğun her istediğini yapmak sevgi sanılmakta, yanlış davranışlarına göz yummak özgürlük olarak yorumlanabilmektedir. Oysa çocuğu sevmek, onun her davranışını onaylamak değildir. Gerçek sevgi, gerektiğinde doğruyu göstermek, yanlışın sonuçlarını anlatmak ve çocuğa sorumluluk kazandırmaktır.
Çocuklarımızı Kim Yetiştiriyor?
Bugünün çocukları yalnızca anne ve babalarından değil; televizyondan, internetten, sosyal medyadan, filmlerden ve dijital oyunlardan da etkilenmektedir. Ekranlarda sürekli olarak sorumluluktan uzak, ailesini dinlemeyen, her istediğini elde etmeye çalışan ve başkalarının emeğini önemsemeyen karakterler öne çıkarılırsa çocuklar bu davranışları örnek alabilir.
Bu nedenle anne ve babaların çocuklarının izlediği içeriklere dikkat etmesi gerekir. Bir filmi yalnızca eğlence aracı olarak görmemeli, onun çocuklara hangi davranışları örnek gösterdiğini de değerlendirmeliyiz. Çocuklarımıza yabancı filmleri tamamen yasaklamak yerine, izledikleri içerikler üzerine konuşmalı; doğruyla yanlışı ayırt etmeyi öğretmeliyiz.
Bir çocuk, babasının annesine saygı gösterdiğini, annesinin babasının emeğini takdir ettiğini, anne ve babasının birbirlerine destek olduğunu gördüğünde sağlıklı bir aile ilişkisini öğrenir. Aynı şekilde anne ve babasının birbirini küçümsediğini, sürekli emir verdiğini, tartışmalarını saygısızlıkla yürüttüğünü gören çocuk da bu davranışları benimseyebilir.
Çocuklara nasihat etmek önemlidir; ancak davranışlarımızla örnek olmak çok daha önemlidir. Çünkü çocuklar çoğu zaman söylediklerimizden çok yaptıklarımızı öğrenirler.
Kadın ve Erkek Arasındaki Denge Bozulmamalıdır
Aile hayatını değerlendirirken kadınları veya erkekleri birbirine karşı bir konuma yerleştirmek doğru değildir. Kadın yalnızca emir veren, erkek yalnızca her işi yapan bir kişi olarak görülmemelidir. Bunun tersi de doğru değildir. Aile hayatı bir üstünlük yarışı değil, ortak bir yaşam ve sorumluluk alanıdır.
Erkek evin geçimini sağlamak için çalışırken kadın da evin düzenini ve çocukların yetişmesini üstlenebilir. Her iki eş de çalışıyorsa ev işlerinin ve çocuk bakımının paylaşılması son derece doğaldır. Ailenin koşullarına göre görevler değişebilir. Önemli olan, bir kişinin diğerini ezmemesi, emeğinin karşılığını görmesi ve kimsenin kendisini aile içinde değersiz hissetmemesidir.
Kadının emeği görünmez hâle getirilmemeli, erkeğin emeği de küçümsenmemelidir. Bir evde huzur, taraflardan birinin diğerine sürekli emir vermesiyle değil, iki tarafın da birbirini anlamasıyla sağlanır. Eşler birbirlerinin rakibi değil, hayat arkadaşlarıdır.
Kültürümüzün korunması adına kadınların haklarını ve değerini göz ardı etmek de erkeklerin bütün yükü tek başına taşımasını beklemek de doğru değildir. Geleneklerimizin yaşaması, adalet ve merhametle mümkündür.
Örf ve Âdetlerimizi Korumak İçin Ne Yapmalıyız?
Öncelikle aile içinde saygı ve sorumluluk bilincini yeniden güçlendirmeliyiz. Çocuklarımıza küçük yaşlardan itibaren ev işlerine katkıda bulunmayı, büyüklerine saygı göstermeyi, kendi eşyalarını toplamayı, verilen görevleri yerine getirmeyi ve başkalarının emeğine değer vermeyi öğretmeliyiz.
Anne ve babalar, çocuklarının her isteğini yerine getirmenin onları mutlu edeceği düşüncesinden vazgeçmelidir. Her isteği karşılanan, hiçbir sorumluluk üstlenmeyen ve yaptığı yanlışların sonuçlarıyla karşılaşmayan çocuk, ilerleyen yaşlarda hayatın gerçekleriyle mücadele etmekte zorlanabilir. Çocuğun sınır koymak, onun kişiliğini bastırmak değil; hayatın sorumluluklarını öğrenmesine yardımcı olmaktır.
Okullarımızda aile, saygı, dayanışma, nezaket ve sorumluluk gibi değerler üzerinde daha fazla durulmalıdır. Medya kuruluşları da aile ilişkilerini yalnızca alay, kavga, bencillik ve güç mücadelesi üzerinden sunmamalıdır. Aile içindeki yardımlaşmayı, ebeveynlerin çocuklarıyla sağlıklı iletişimini ve kuşaklar arasındaki dayanışmayı anlatan yapımların sayısı artırılmalıdır.
Ancak burada önemli bir noktayı unutmamak gerekir: Bir toplumun sorunlarını yalnızca yabancı filmlere bağlamak doğru değildir. Aile yapısındaki değişimler ekonomik şartlardan, çalışma hayatından, şehirleşmeden, teknolojiden ve toplumsal alışkanlıklardan da etkilenmektedir. Ayrıca Batı toplumlarının tamamını aynı şekilde değerlendirmek mümkün değildir. Her kültürde örnek alınabilecek güzel davranışlar da yanlış uygulamalar da bulunabilir. Bizim yapmamız gereken, başka toplumları bütünüyle suçlamak değil; kendi değerlerimizi bilinçli biçimde yaşatmak ve aile bağlarımızı güçlendirmektir.
Kültürümüzü Korumak Bir Sorumluluktur
Bir milletin kültürü yalnızca türkülerinden, şiirlerinden, yemeklerinden, kıyafetlerinden ve tarihî eserlerinden ibaret değildir. Kültür; evdeki konuşma biçiminde, sofradaki paylaşımda, anne ve babaya gösterilen saygıda, çocuklara verilen terbiyede ve zor zamanlarda birbirine uzatılan yardım elinde yaşar.
Eğer çocuklarımız aile büyüklerini dinlemeyi gereksiz, sorumluluk almayı anlamsız, başkalarının emeğine saygı göstermeyi önemsiz görmeye başlarsa kaybettiğimiz şey yalnızca bazı geleneklerimiz olmayacaktır. Birlikte yaşama kültürümüz de zarar görecektir.
Bu nedenle aile yapımızı korumak için bugünden harekete geçmeliyiz. Fakat bunu korku, baskı ve suçlama yoluyla değil; eğitim, örneklik, sevgi, adalet ve bilinçli medya kullanımıyla yapmalıyız. Çocuklarımızın hangi filmleri izlediği kadar, evlerinde nasıl bir aile ortamı gördükleri de önemlidir.
Unutmayalım ki kültür, yalnızca geçmişten devraldığımız bir miras değildir; her gün davranışlarımızla yeniden kurduğumuz bir değerdir. Geleneklerimizi yaşatmak istiyorsak önce kendi evimizde yaşatmalıyız. Saygıyı dilimizde, merhameti kalbimizde, sorumluluğu davranışlarımızda göstermeliyiz.
Sonuç olarak; Batı filmlerinde veya başka ülkelerin yapımlarında gördüğümüz her davranışı sorgulamadan benimsemek yerine, kendi kültürümüzün değerleriyle değerlendirmeliyiz. Erkek ve kadın arasındaki dayanışmayı güçlendirmeli, çocuklarımıza özgürlüğün sorumlulukla, sevginin saygıyla, aile olmanın da fedakârlıkla anlam kazandığını öğretmeliyiz. Çünkü güçlü aileler, güçlü toplumların temelidir. Kültürümüzü korumak istiyorsak işe önce kendimizden, sonra ailemizden ve çocuklarımızın eğitiminden başlamalıyız.
Kalemimize düşen görev, değişen dünyayı anlamak; gönlümüze düşen görev ise bizi biz yapan değerleri yaşatmaktır.