Mahmut ÇİÇEKDAĞI - Şair,Yazar
Köşe Yazarı
Mahmut ÇİÇEKDAĞI - Şair,Yazar
 

AKIL VERME UKALALIĞI: HERKES ÖNCE KENDİ AKLINI MİZANA KOYSUN!

İnsanlara yol göstermenin ardına saklanan kibir, hadsizlik ve sahte üstünlük üzerine sert bir köşe yazısı Bazı insanlar vardır; kendilerine ait olmayan bir yükü taşımaktan yorulmazlar: Başkalarının hayatını yönetme yükünü! Kendi hayatlarının muhasebesini yapmaktan kaçarken başkalarının kararlarını sorgular, kendi yanlışlarını görmezden gelirken başkalarının doğrularını tartışmaya açar, kendi yollarında kaybolmuşken başkalarına istikamet çizmeye kalkışırlar. Üstelik bütün bunları bir iyilik yaptıklarına inanarak gerçekleştirirler. Çünkü onlara göre kendileri bilir, başkaları öğrenir; kendileri karar verir, başkaları uygular. İşte tam da burada nasihat ile ukalalık, yardım ile müdahale, tecrübe ile kibir arasındaki ince çizgi ortadan kalkar. Konumuz akıl vermek! Akıl vermek, insanın sahip olduğunu düşündüğü bilgi ve tecrübeyi bir başkasına aktarmasıdır. Fakat ortada tuhaf bir durum vardır: Malını verdiğinde malından, parasını verdiğinde parasından, ekmeğini verdiğinde ekmeğinden eksilirsin. Akıl verdiğinde ise çoğu zaman cebinden hiçbir şey çıkmaz. Belki de bu yüzden bazı insanlar, dağıttıkları aklın hesabını hiç tutmazlar. Kendilerinden hiçbir şey eksilmediği için karşılarındaki insanın sabrından, huzurundan, özgüveninden ve bazen de şahsiyetinden ne kadar eksilttiklerini düşünmezler. İnsanın en kolay dağıttığı şey, bedelini kendisinin ödemediği tavsiyedir. Kendi hayatında bir arpa boyu yol alamamış olanın başkasına kilometrelerce yol tarif etmesi, toplumumuzun en eski alışkanlıklarından biridir. Kendi kararlarının sonuçlarıyla yüzleşemeyen, başkasının kararlarına müdahale etmekte son derece cesurdur. Yetki verildiğinde sorumluluk almaktan kaçan, ortalık boş kaldığında en büyük otorite kesilir. İş yapmaya gelince ortadan kaybolur; akıl dağıtmaya gelince kürsüye çıkar. Kimi insanın elinde makam vardır ama muhakeme yoktur. Kiminin cebinde para vardır ama hayat bilgisi yoktur. Kiminin yaşı ilerlemiştir ama anlayışı gelişmemiştir. Kiminin hafızası bilgiyle doludur ama gönlü başkasını anlamaya yetecek kadar geniş değildir. Buna rağmen hepsi, bir şekilde başkalarının hayatına müdahale etme hakkını kendilerinde görür. Çünkü mesele akıl sahibi olmak değil, kendi aklını herkesten üstün görme hastalığına yakalanmaktır. NASİHAT Mİ, HADSİZLİK Mİ? Elbette insan insana fikir verir, tecrübesini paylaşır, yanlış gördüğünü söyler, gerektiğinde uyarır. Bunlar hayatın tabii gerçekleridir. İnsan her şeyi bilemez; başkasının bilgisine, deneyimine ve görüşüne ihtiyaç duyar. Ancak burada belirleyici olan, akıl vermenin kendisi değil; ne zaman, nasıl, hangi üslupla ve hangi hakla yapıldığıdır. Bir insan sizden fikir istiyorsa konuşun. Bir konuda tecrübenize başvuruyorsa bildiğinizi anlatın. Bir yanlışın telafisi için yardım istiyorsa elinizden geleni yapın. Fakat kimse size danışmadığı hâlde sürekli onun hayatına müdahale ediyorsanız, orada yardımseverlikten önce kendi davranışınızı sorgulamanız gerekir. Her doğru, her yerde söylenmez. Her bilgi, her insana aynı biçimde aktarılmaz. Her nasihat, muhatabında karşılık bulmaz. Üstelik doğruyu söylemek, o doğruyu söylemenin her zaman doğru olduğu anlamına gelmez. Bir insanın hatasını herkesin önünde yüzüne vurmakla onu hatasından döndürmeye çalışmak aynı şey değildir. Biri insanı küçük düşürebilir, diğeri ona düşünme fırsatı verebilir. Biri üstünlük gösterisine dönüşebilir, diğeri samimi bir dostluğun işareti olabilir. Doğruyu söylemek erdemdir; doğruyu söyleme bahanesiyle insanları ezmek ise kibirdir. Bazıları üçüncü kişilerin yanında akıl vermeye özellikle meraklıdır. Çünkü onların derdi yalnızca karşısındakini bilgilendirmek değildir; çevredekilere de ne kadar bilgili, tecrübeli ve üstün olduklarını göstermektir. Kendilerini Kaf Dağı'nın zirvesinde görürken muhataplarını yerin dibine sokarlar. Birinin itibarını yükseltmek yerine kendi itibarlarını yükseltmeye çalışırlar. Oysa gerçek bilgelik, insanı küçülterek büyümeye çalışmaz. Gerçek bilgi, sahibini başkalarının üzerinde bir efendiye dönüştürmez. Gerçek tecrübe, insanın dilini sivriltmekten önce kalbini yumuşatır. “BEN BİLİRİM, SEN BİLMEZSİN!” Akıl dağıtanların dilinde çoğu zaman aynı cümlelerin farklı biçimleri dolaşır: “Ben senden daha iyi bilirim.” “Ben o yollardan geçtim.” “Sen beni dinle, gerisini merak etme.” “Benim dediğimi yap, sonradan pişman olma.” “Sen bu işlerden anlamazsın.” Bu sözlerin altında bazen samimi bir endişe bulunabilir. Ancak çoğu zaman karşı tarafa verilen mesaj açıktır: Senin karar verme yeteneğine güvenmiyorum. Senin düşüncene değer vermiyorum. Senin hayatını senden daha iyi bildiğimi düşünüyorum. Bir insanın bilgi ve tecrübesine güvenmek başka, onun yerine düşünmeye kalkışmak başkadır. Tecrübeli olmak, başkasının iradesini elinden alma yetkisi vermez. Yaşça büyük olmak, her konuda haklı olmayı garanti etmez. Bir makamda bulunmak, insanın bütün meseleleri doğru değerlendireceği anlamına gelmez. Ne yazık ki bazıları, kendi doğrularını evrensel kanun zanneder. Kendi zevkini herkesin zevki, kendi yöntemini tek geçerli yöntem, kendi hayat tecrübesini bütün insanlığın ortak kaderi olarak görür. Onlara göre saçınızı nasıl kestireceğinizden kiminle görüşeceğinize, nasıl konuşacağınızdan hangi kararı vereceğinize kadar her şeyin bir doğrusu vardır. O doğru da tesadüfen daima kendilerinin tercih ettiği şeydir! “Saçını kestir, sana yakışmamış.” “Bıyığını kes, böyle daha iyi görünürsün.” “Bu işi bırak, sen yapamazsın.” “Şununla görüşme, bununla konuşma.” Bir insanın saçından bıyığına, kıyafetinden düşüncesine kadar her şeye karışanlar, bazen basit bir gerçeği unuturlar: O saç sizin başınızda değil, o bıyık sizin yüzünüzde değil, o hayat sizin omuzlarınızda değil! Kendi tercihinizi anlatabilirsiniz. Beğeninizi ifade edebilirsiniz. Bir tecrübenizi paylaşabilirsiniz. Fakat kendi zevkinizi başkasına emir olarak dayatamazsınız. “Ben saçımı kestirdim, rahat ettim. Sen de düşünürsen belki sana uygun olabilir.” demekle “Saçını kestir, böyle olmamış.” demek arasında dağlar kadar fark vardır. Birincisinde fikir vardır. İkincisinde hüküm! Birincisinde seçenek vardır. İkincisinde dayatma! Birincisinde karşıdaki insanın iradesine saygı vardır. İkincisinde onun iradesini kendi arzunuza göre biçimlendirme isteği! KENDİNİ ÇOBAN, BAŞKASINI KOYUN SANANLAR Bazı ilişkilerde akıl verme alışkanlığı zamanla bir tahakküm aracına dönüşür. Akıl veren kişi kendisini yöneten, karşısındakini yönetilmesi gereken biri olarak görür. Bir süre sonra tavsiye vermekle yetinmez; itaat beklemeye başlar. “Otur” derse oturulmasını, “kalk” derse kalkılmasını ister. Kendi görüşüne itiraz edildiğinde bunu farklı bir düşünce olarak değil, kendisine karşı gelmek olarak algılar. Söyledikleri uygulanmadığında karşısındakini nankörlükle, cahillikle veya tecrübesizlikle suçlayabilir. İşte o zaman ortada artık masum bir fikir alışverişi kalmaz. Kişinin özgür iradesini gölgeleyen bir üstünlük mücadelesi başlar. Kendisini çoban, karşısındakini sürü sanan zihniyetin temelinde çoğu zaman sahte bir üstünlük duygusu vardır. Oysa insan ilişkileri emir-komuta zinciri değildir. Dostluk, aile, arkadaşlık ve iş ilişkileri; bir tarafın sürekli konuşup diğer tarafın sürekli boyun eğmesi üzerine kurulamaz. Üstelik karşısındaki insanın susmasını, kendisine hak vermesi olarak yorumlayanlar da vardır. Oysa susmak her zaman kabullenmek değildir. Bazen nezakettir, bazen tartışmadan kaçınmaktır, bazen de karşısındakine duyulan saygının son kırıntısını koruma çabasıdır. İnsan her haksızlığa cevap vermiyorsa güçsüz olduğu için değil, her tartışmayı kendisine layık görmediği için susuyor olabilir. Fakat bu suskunluğu sınırsız bir yetki belgesi saymak, insanın en büyük yanılgılarından biridir. Bir taraf sürekli vuruyor, diğer taraf da kum torbası gibi duruyorsa buna sağlıklı bir fikir alışverişi denilemez. Biri devamlı saldırıyor, diğeri her seferinde alttan alıyorsa ortada eşit bir ilişki yoktur. Savunma yapmayan insanın da bir sabır sınırı vardır. Her sabrın bir sonu, her sessizliğin bir anlamı, her insanın da bir haysiyeti bulunur. Nezaket, insanın kendisini çiğnetmesi değildir. Alttan almak, başkasına üstten bakma hakkı vermek değildir. “BEN DEMİŞTİM” DEMEK İÇİN FELAKET BEKLEYENLER Akıl verme meraklılarının bir başka özelliği de felaket senaryolarına duydukları ilgidir. Karşınızdaki insan bir işe girişmek istediğinde önüne onlarca engel dizerler. Bir hayalinizden söz edersiniz, başarısızlık ihtimallerini sıralarlar. Bir karar alırsınız, başınıza gelebilecek en kötü olayları anlatırlar. “Yapamazsın.” “Başaramazsın.” “Sonra çok pişman olursun.” “Ben sana söylemiştim dersin.” Dikkat edin: Bu insanlar çoğu zaman çözüm üretmekten çok korku üretirler. Riskleri değerlendirmek yerine bütün ihtimalleri felakete dönüştürürler. Yapıcı bir eleştiri sunmak yerine insanın cesaretini kırarlar. İş kötü giderse hemen ortaya çıkarlar: “Ben sana demedim mi?” İş yolunda giderse bu defa sessizleşirler ya da başarıyı başka nedenlere bağlarlar. Çünkü bazıları için önemli olan sizin doğru karar vermeniz değil, kendi sözlerinin doğru çıkmasıdır. Böylece başkasının başarısızlığı, kendi haklılıklarının kanıtına dönüşür. İnsanların kayıplarından bile kendilerine itibar devşirmeye çalışırlar. Oysa gerçek bir dost, yalnızca tehlikeyi gösteren değil, tehlikeye karşı nasıl önlem alınabileceğini de düşünen kişidir. “Yapma!” demek kolaydır. “Şu riskleri değerlendir, şu tedbirleri al, kararını bunları dikkate alarak ver.” demek ise emek ister. Eleştirmek kolay, çözüm üretmek zordur. Korkutmak kolay, cesaretlendirmek zordur. Başkasının hatasını saymak kolay, kendi hatalarından ders çıkarmak zordur. Bu nedenle insanın çevresindeki seslerin çokluğuna değil, niteliğine bakması gerekir. Her konuşan yol göstermez. Her uyaran dost değildir. Her itiraz düşmanlık olmadığı gibi her nasihat de iyilik değildir. Bazen en büyük kötülük, iyi niyet görüntüsü altında bir insanın kendine duyduğu güveni aşındırmaktır. PARA, MAKAM, YAŞ VE GÖRÜNÜŞ AKIL ÖLÇÜSÜ DEĞİLDİR Peki, insanları başkalarına akıl vermeye bu kadar hevesli kılan nedir? Bunun tek bir cevabı yoktur. Ancak bazı davranış kalıpları dikkat çekicidir. Zenginlik: Parası, malı ve mülkü olan bazı insanlar, maddi imkânlarını zihinsel üstünlüklerinin kanıtı sayarlar. Ekonomik başarının yalnızca kendi akıllarından kaynaklandığını düşünür, kendilerinden daha az imkâna sahip insanları yetersiz görürler. Oysa zenginlik ile bilgelik aynı şey değildir. İnsan çok para kazanabilir ama insan ilişkilerinde başarısız olabilir; büyük bir servetin sahibi olabilir ama adaletli kararlar vermekte zorlanabilir. Para, insanın imkânlarını artırabilir; fakat her zaman muhakemesini artırmaz. Yakışıklılık ve fiziksel cazibe: İlgi görmeye alışmış bazı kişiler, bir konuda beğenilmelerini bütün konularda yetkin olduklarının işareti sayabilirler. Özellikle sürekli ilgi odağında bulunan kişiler, kendilerine yöneltilen soruların etkisiyle her konuda söz söyleme hakkına sahip olduklarını düşünebilirler. Sanatçılık, şöhret veya görünüş üzerinden kazanılan ilgi; tarih, ekonomi, siyaset ve toplumsal meselelerde kendiliğinden uzmanlık sağlamaz. Mikrofonun uzatılması, söylenen her sözün bilgiye dayandığı anlamına gelmez. Yaşlılık: Yaş ilerledikçe bazı konularda tecrübe artabilir. Bu, tartışmasız bir gerçektir. Ancak yaşın ilerlemesi, insanın her konuda bilgi sahibi olmasını sağlamaz. Hayatının büyük bölümünde ilgilenmediği alanlarda bile sırf yaşından dolayı kendisini otorite sayanlar vardır. Oysa yaş, tecrübenin imkânıdır; mutlak doğruluğun belgesi değildir. Büyüklerimizin tecrübesine saygı duymak başka, her söylediklerini sorgulanamaz kabul etmek başkadır. Makam ve rütbe: Bir göreve getirilmek, insanın bütün düşüncelerini doğru kılmaz. Makam, belirli bir alanda yetki ve sorumluluk verebilir; fakat sınırsız bilgi vermez. İnsan liyakatiyle, çalışmasıyla ve başarısıyla yükselebileceği gibi, kimi zaman başka etkenlerle de yükselmiş olabilir. Bu nedenle makamın büyüklüğüyle aklın derinliğini aynı terazide tartmak büyük bir yanılgıdır. Unvan, insanın adının önüne yazılabilir; ancak karakterinin yerine yazılamaz. Ansiklopedik bilgi ve ezbercilik: Dağların yüksekliğini, nehirlerin uzunluğunu, matematiksel formülleri veya bilimsel terimleri bilmek elbette değerlidir. Bilgi insanın ufkunu genişletir. Fakat bir alandaki bilgi birikimi, bütün alanlarda hüküm verme yetkisi oluşturmaz. Çok şey bilmekle bildiklerini yerinde kullanabilmek arasında fark vardır. Bilgi, muhakemeyle birleşmediğinde kuru bir ezbere dönüşebilir. Ezber ise insana her zaman hikmet kazandırmaz. Kısacası insanın parasına, yaşına, görünüşüne, unvanına veya hafızasına bakarak aklının ölçüsünü belirleyemeyiz. Bir insanın gerçek niteliği, çoğu zaman ne kadar konuştuğundan çok ne zaman sustuğunda, ne bildiğinden çok bilmediğini kabul edebildiğinde ortaya çıkar. KUR'AN AKLI ÖVER; KİBRİ DEĞİL Akıl meselesi yalnızca toplumsal bir görgü konusu değildir. Aynı zamanda ahlakla, tevazuyla, sorumlulukla ve insanın kendi nefsini sorgulamasıyla ilgilidir. Kur'an-ı Kerim'de insan, düşünmeye, anlamaya, ibret almaya ve hakikati araştırmaya çağrılır. Akıl, insanın sorumluluğunu yerine getirmesinde önemli bir nimettir. Fakat bu nimet, başkalarını küçümsemek için değil, hakikati aramak ve doğruyu yanlıştan ayırmak için kullanılmalıdır. Kur'an'ın Hucurât suresinin 11. ayetinde insanlarla alay edilmesi, onların küçümsenmesi ve aşağılayıcı biçimde anılması yasaklanır. Bu ilke, başkalarının düşüncelerini değersizleştiren, onları insanların önünde küçük düşüren ve kendi üstünlüğünü başkasının itibarı üzerinden kuran herkes için ciddi bir ahlak ölçüsüdür. Lokmân suresinin 18. ayetinde de insanlara karşı böbürlenmekten ve yeryüzünde kibirle yürümekten sakındırılır. Bu ayetlerin işaret ettiği ahlak, insanın yalnızca davranışlarını değil, başkalarına bakışını da sorgulamasını gerektirir. Dinî nasihat, insanı düşünmeye sevk edebilir; fakat hakaret, tahakküm ve kibir için gerekçe yapılamaz. Bir insana doğruyu anlatmak isteyen önce kendi üslubunu, niyetini ve davranışını gözden geçirmelidir. Çünkü iyiliği emretme iddiası, kişiye başkalarını hor görme hakkı vermez. Burada bir ayrımı da açıkça yapmak gerekir: Her tavsiye kibir değildir; her uyarı hadsizlik sayılmaz. Bazen bir insanın hayatını kurtaracak söz, tam zamanında söylenen bir uyarıdır. Bazen deneyimli birinin yönlendirmesi, başkasının büyük bir hatadan dönmesini sağlar. Ancak samimi nasihat ile kibirli müdahale arasındaki fark, yalnızca söylenen sözde değil; niyette, üslupta, bağlamda ve muhatabın iradesine gösterilen saygıda aranmalıdır. İnsanı yükselten, başkasının aklını küçümsemek değil; kendi aklını hakikatin karşısında sınayabilmektir. “SENİN AKLIN SANA, BENİM AKLIM BANA!” Kur'an-ı Kerim'deki Kâfirûn suresinin son ayeti, “Sizin dininiz size, benim dinim bana.” anlamına gelir. Bu ayet, bağlamı içinde inanç konusundaki ayrılığı ifade eder. Buradan doğrudan bir akıl verme kuralı çıkarmak doğru olmaz. Ancak farklılıklar karşısında sınırların ve tercihlerin önemini düşünürken, bu ifadenin insana hatırlattığı bir husus vardır: Her anlaşmazlık zorla giderilemez; her insan aynı düşünceye mecbur bırakılamaz. İnsanların hayat şartları birbirinden farklıdır. Birine kolay gelen, başkasına zor gelebilir. Birinin ekonomik imkânı vardır, diğerinin yoktur. Birinin ailesi destek olur, diğerinin ailesi karşı çıkar. Birinin önünde geniş fırsatlar bulunur, diğerinin önünde aşılması güç engeller vardır. Siz kendi şartlarınızda bir kararı uygulayabilirsiniz. Fakat aynı karar, başka bir insanın şartlarında mümkün olmayabilir. Siz bir riski göze alabilirsiniz; başkası aynı riski almak zorunda değildir. Siz bir ilişkiyi bitirebilirsiniz; başka biri farklı sorumluluklar nedeniyle aynı kararı hemen veremeyebilir. Bütün bu farklılıkları hesaba katmadan verilen tavsiyeler, kâğıt üzerinde kusursuz görünse de hayatın gerçekleri karşısında yetersiz kalabilir. İşte akıl dağıtanların en büyük hatalarından biri budur: Kendi şartlarını evrensel şart, kendi imkânlarını herkesin imkânı, kendi çözümünü herkesin çözümü zannetmek! Karşısındaki insanın ne yaşadığını bilmeden ona yol çizer. Hangi sorumlulukları taşıdığını öğrenmeden kararını eleştirir. İçinden geçtiği zorlukları anlamadan hüküm verir. Sonra da verdiği tavsiye uygulanmadığında kızar. Oysa bir insanın sizin tavsiyenizi uygulamaması, mutlaka sizi anlamadığı anlamına gelmez. Belki sizi anlamıştır ama şartları uygun değildir. Belki söylediklerinizin bir kısmına katılmış, diğer kısmını kendisi için doğru bulmamıştır. Belki de sizin görmediğiniz başka bir ihtimali değerlendirmiştir. İnsanların sizin gibi düşünmek zorunda olmaması, onların düşünemediği anlamına gelmez. Herkesin kendi aklı, kendi vicdanı, kendi sorumluluğu ve kendi hayatının sonuçları vardır. Tavsiye verebilirsiniz; fakat o tavsiyenin yerine getirilmesini zorunlu kılamazsınız. “KELİN İLACI OLSA KENDİ BAŞINA SÜRER!” Toplumumuzda bazı sözler vardır ki yılların tecrübesini birkaç kelimeye sığdırır. “Kelin ilacı olsa kendi başına sürer.” sözü de bunlardan biridir. Elbette bu söz, başkasına tavsiye veren herkesin kendi hayatında başarısız olduğu anlamına gelmez. İnsan, kendisinin uygulamakta zorlandığı bir konuda başkasına doğru bir fikir de verebilir. Fakat kendi hayatında sürekli aynı hataları yapan, kendi meselelerini çözemeyen ve buna rağmen başkalarının hayatına sınırsız müdahale eden kişinin durup düşünmesi gerekir. Madem her şeyin doğrusunu biliyorsun, önce kendi hayatında bu doğruların izini göster! Madem insanları başarıya götürecek bütün yolları biliyorsun, kendi sorumluluklarında neden aynı başarıyı ortaya koyamıyorsun? Madem herkese doğru kararları öğretiyorsun, kendi yanlışlarınla neden yüzleşmiyorsun? Bu sorular, bir insanın hiç kimseye tavsiye veremeyeceğini savunmak için değil; tavsiye verenin de eleştiriye açık olması gerektiğini hatırlatmak için sorulmalıdır. Çünkü insanın kendisini sorgulamadan başkalarını sürekli sorgulaması, ahlaki bir tutarsızlıktır. Bir başka tehlike de nasihat adı altında yaşanmış acıları başkasına aktarmaktır. İnsan geçmişte yaptığı hatalardan ders çıkarabilir. Başkasının aynı zarara uğramasını istemeyebilir. Bu, iyi niyetli bir davranıştır. Ancak kişinin kendi yaşadıklarını herkese uygulanacak değişmez kurallara dönüştürmesi doğru değildir. Bir insanın hayatında işe yaramayan bir yöntem, başkasının hayatında işe yarayabilir. Birinin düştüğü çukur, herkesin aynı yerde düşeceği anlamına gelmez. Tecrübe yol gösterir; fakat başkasının yerine karar vermez. İyi nasihat, insanın önüne duvar örmez; seçeneklerini görmesine yardımcı olur. Korkularını büyütmez; riskleri değerlendirmesini sağlar. Onun yerine düşünmez; daha sağlıklı düşünmesine katkıda bulunur. HERKESİN CEBİNDE BİR CETVEL, DİLİNDE BİR HÜKÜM! İnsanların en çok müdahale ettiği konuların başında, aslında kendilerini doğrudan ilgilendirmeyen meseleler gelir. Kimin nasıl giyindiği, nasıl konuştuğu, hangi işi yaptığı, nasıl bir hayat sürdüğü, kimlerle görüştüğü, hangi tercihlerde bulunduğu... Sanki herkesin cebinde görünmez bir cetvel vardır. Karşısındaki insanı ölçer, biçer, değerlendirir ve ardından hükmünü verir. Boyunu beğenmez, kilosunu eleştirir. Saçını beğenmez, bıyığını tartışır. İşini beğenmez, kazancını sorgular. Kararını beğenmez, karakterini yargılar. Kendisinden farklı düşündüğünde bilgisiz, kendisine itiraz ettiğinde saygısız ilan eder. Bütün bunların sonunda ortaya nasıl bir toplum çıkar? Herkesin konuştuğu ama kimsenin dinlemediği; herkesin hüküm verdiği ama kimsenin kendisini sorgulamadığı; herkesin başkasını düzeltmeye çalıştığı ama kimsenin kendi kusuruyla uğraşmadığı bir toplum! Oysa insanın önce kendi davranışlarına bakması gerekir. Başkasının hayatındaki küçük bir kusuru büyüteçle incelerken kendi hayatındaki büyük eksiklikleri görmezden gelmesi, aklın değil, önyargının ürünüdür. Başkalarının yanlışlarını saymakla insan doğru olmaz. Bir başkasının kusurunu ortaya çıkarmak, kendi kusurunu ortadan kaldırmaz. Herkese ders vermek, insanı öğretmen yapmaz. Her konuda konuşmak, insanı bilge kılmaz. Bazen insanın yapabileceği en büyük iyilik, söyleyeceği sözü içinde tartmasıdır. Her gördüğüne yorum yapmak zorunda değilsin. Her duyduğuna cevap vermek zorunda değilsin. Her anlaşmazlığı kazanmak zorunda değilsin. Her insanı kendi doğruna ikna etmek zorunda hiç değilsin. Bazen susmak, konuşmaktan daha büyük bir olgunluk; sınırını bilmek, bilgi göstermekten daha büyük bir erdemdir. AKIL AKILDAN ÜSTÜNDÜR; AMA KİMSENİN AKLI TAPULU DEĞİLDİR “Akıl akıldan üstündür.” sözü, başkasının fikrine açık olmanın ve farklı bakış açılarından yararlanmanın değerini anlatır. Fakat bu söz, herkesin herkese istediği biçimde müdahale edebileceği anlamına gelmez. İnsan, kendi düşüncesinin eksik olabileceğini kabul ettiği ölçüde gelişir. Başkasının görüşünü dinlediğinde yeni bir şey öğrenebilir. Fakat bunun gerçekleşmesi için karşılıklı saygı gerekir. Bir insana fikir vermekle onun üzerinde otorite kurmaya çalışmak birbirinden farklıdır. Tavsiye sunmakla karar dayatmak aynı şey değildir. Bir tehlikeye dikkat çekmekle insanın bütün cesaretini kırmak da aynı kapıya çıkmaz. Bir konuda uzman olan kişinin görüşüne başvurmak değerlidir. Tecrübesine güvendiğimiz bir insandan yardım istemek akıllıcadır. Bir arkadaşımızın samimi uyarısını dikkate almak da erdemdir. Fakat bunların hepsinde belirleyici bir unsur vardır: İnsanın kendi iradesine sahip çıkabilmesi ve başkasının iradesine saygı duyulması. Siz fikrinizi söylersiniz, ben değerlendiririm. Siz tecrübenizi paylaşırsınız, ben kendi şartlarıma göre düşünürüm. Siz bir yol önerirsiniz, ben o yolun bana uygun olup olmadığına karar veririm. Sonuçta kararı veren benimsem, sonuçlarını da ben taşıyacağım. Başarı da başarısızlık da benim hayatımın bir parçası olacak. Bu nedenle karar verme hakkını elimden alarak bana iyilik yaptığınızı söyleyemezsiniz. Kendi kararımı vermeme izin vermiyorsanız, beni korumakla mı uğraşıyorsunuz, yoksa kontrol etmekle mi? İşte asıl soru budur. EY AKIL VEREN, DUR VE ÖNCE KENDİNE SOR! Başkasının hayatına müdahale etmeden önce insanın kendisine yöneltmesi gereken bazı sorular vardır: Sen bana akıl verecek yaşta mısın? Yaşın mı konuşuyor, yoksa gerçekten konuya ilişkin bilgin ve tecrüben mi? Sen bana akıl verecek başta mısın? Kendi düşüncelerini sorgulayabiliyor musun? Yanılabileceğini kabul edebiliyor musun? Sen bana akıl verecek makamda mısın? Unvanına mı güveniyorsun, yoksa söylediğin sözün gerekçelerine mi? Sen bana akıl verecek yapıda mısın? Kendi hayatındaki sorunları görmezden gelirken başkasının hayatını düzenlemeye mi çalışıyorsun? Sen gerçekten yardımcı mı olmak istiyorsun, yoksa haklı çıkmaya mı? Benim iyiliğimi mi düşünüyorsun, yoksa senin dediğini yapmamı mı? Benim şartlarımı biliyor musun? Taşıdığım sorumlulukları, karşılaştığım engelleri, imkânlarımı ve endişelerimi gerçekten anladın mı? Bu soruların cevabını vermeden konuşan insan, bazen yardım ettiğini zannederken karşısındakinin omuzlarına yeni bir yük bindirir. Unutulmamalıdır ki insan yalnızca biyolojik bir varlık değildir; psikolojik ve sosyal yönleri de vardır. Söylenen sözün içeriği kadar tonu, zamanı ve söylendiği ortam da önemlidir. Aynı cümle bir ortamda destek, başka bir ortamda aşağılama olarak algılanabilir. İnsanın onurunu gözetmeden verilen nasihat, en doğru içeriğe sahip olsa bile etkisini kaybedebilir. SON SÖZ: ÖNCE KENDİNİ HİZAYA GETİR! Kimse her şeyi bilemez. Kimse her konuda haklı olamaz. Kimse bütün hayatları kendi tecrübesiyle açıklayamaz. İnsan olmanın gereği, eksik olduğunu kabul etmek ve öğrenmeye devam etmektir. İyi insan, bildiğini paylaşandır. Bilge insan, bilmediğini kabul edendir. Olgun insan, konuşması gerektiği kadar konuşandır. Gerçek dost ise yalnızca doğruyu söyleyen değil, doğruyu nasıl söyleyeceğini de bilendir. İnsanlara yol gösterin ama onların yerine yürümeye kalkışmayın. Tecrübenizi paylaşın ama hayatınızı başkasının hayatına ölçü yapmayın. Hata gördüğünüzde uyarın ama insanları küçük düşürmeyin. Fikrinizi söyleyin ama kendi fikrinizi mutlak hüküm gibi sunmayın. Bir insanın sizi dinlemesi, size itaat etmesi gerektiği anlamına gelmez. Sizinle aynı düşünmemesi, size saygı duymadığı anlamına gelmez. Sizin tavsiyenizi uygulamaması da mutlaka hata yaptığı anlamına gelmez. Belki siz haklısınızdır. Belki o haklıdır. Belki de ikinizin de göremediği üçüncü bir yol vardır. Bunu anlayabilmek için önce insanın kendi aklına güvenmesi kadar, kendi aklından şüphe etmeyi de öğrenmesi gerekir. Çünkü akıl, insanın elindeki en değerli imkânlardan biridir; fakat kibirle kullanıldığında başkasını anlamanın önündeki en büyük engele dönüşebilir. Başkalarının hayatını düzeltmeye harcadığınız emeğin bir kısmını kendi hayatınıza ayırsanız, belki de çevrenizdeki insanlara daha az nasihat vermeniz gerektiğini fark edeceksiniz. Her yanlış gördüğünüz şeye müdahale etmeyin. Her fikrinizi açıklamak zorunda hissetmeyin. Herkesi kendi çizginize getirmeye çalışmayın. İnsanların kendi hayatlarını yaşayabilmeleri için onlara biraz alan, biraz güven, biraz da saygı bırakın. Unutmayın: Başkasının aklını küçümseyen, kendi aklının sınırlarını da göremez. Kendini herkesten üstün gören, en çok kendisini tanımaya muhtaçtır. Ve son olarak, akıl dağıtma meraklılarına birkaç sözümüz var: Bırak akıl vermek ehline kalsın! Bir ara kendi aklını mizana getir! Başkasının hayatına cetvel tutmadan önce kendi çizgini düzelt! İnsanların başına akıl tacı koymaya kalkışma; önce kendi nefsinin karşısında dik dur! Çıkartma cetvelini! Cebinde kalsın! Çünkü herkesin hayatı senin ölçülerine göre biçimlenmek zorunda değil. Herkesin yolu senin çizdiğin haritadan geçmek zorunda değil. Herkes senin doğrularını kabul etmek, senin kararlarına uymak, senin hayat anlayışına göre yaşamak zorunda hiç değil. Senin de yanılabileceğini kabul et. Senin de bilmediğin şeyler olduğunu hatırla. Senin de bir başkasının tecrübesine ihtiyaç duyabileceğini unutma. Başkalarına akıl vermeden önce kendine bir bak! Kendini bil, haddini bil, sözünü bil! Sen önce kendini hizaya getir; başkasının hayatına çeki düzen vermeye sonra kalkış! Mahmut ÇİÇEKDAĞI
Ekleme Tarihi: 20 Ekim 2026 -Salı

AKIL VERME UKALALIĞI: HERKES ÖNCE KENDİ AKLINI MİZANA KOYSUN!

İnsanlara yol göstermenin ardına saklanan kibir, hadsizlik ve sahte üstünlük üzerine sert bir köşe yazısı
Bazı insanlar vardır; kendilerine ait olmayan bir yükü taşımaktan yorulmazlar: Başkalarının hayatını yönetme yükünü! Kendi hayatlarının muhasebesini yapmaktan kaçarken başkalarının kararlarını sorgular, kendi yanlışlarını görmezden gelirken başkalarının doğrularını tartışmaya açar, kendi yollarında kaybolmuşken başkalarına istikamet çizmeye kalkışırlar. Üstelik bütün bunları bir iyilik yaptıklarına inanarak gerçekleştirirler. Çünkü onlara göre kendileri bilir, başkaları öğrenir; kendileri karar verir, başkaları uygular. İşte tam da burada nasihat ile ukalalık, yardım ile müdahale, tecrübe ile kibir arasındaki ince çizgi ortadan kalkar.
Konumuz akıl vermek!
Akıl vermek, insanın sahip olduğunu düşündüğü bilgi ve tecrübeyi bir başkasına aktarmasıdır. Fakat ortada tuhaf bir durum vardır: Malını verdiğinde malından, parasını verdiğinde parasından, ekmeğini verdiğinde ekmeğinden eksilirsin. Akıl verdiğinde ise çoğu zaman cebinden hiçbir şey çıkmaz. Belki de bu yüzden bazı insanlar, dağıttıkları aklın hesabını hiç tutmazlar. Kendilerinden hiçbir şey eksilmediği için karşılarındaki insanın sabrından, huzurundan, özgüveninden ve bazen de şahsiyetinden ne kadar eksilttiklerini düşünmezler.
İnsanın en kolay dağıttığı şey, bedelini kendisinin ödemediği tavsiyedir.
Kendi hayatında bir arpa boyu yol alamamış olanın başkasına kilometrelerce yol tarif etmesi, toplumumuzun en eski alışkanlıklarından biridir. Kendi kararlarının sonuçlarıyla yüzleşemeyen, başkasının kararlarına müdahale etmekte son derece cesurdur. Yetki verildiğinde sorumluluk almaktan kaçan, ortalık boş kaldığında en büyük otorite kesilir. İş yapmaya gelince ortadan kaybolur; akıl dağıtmaya gelince kürsüye çıkar.
Kimi insanın elinde makam vardır ama muhakeme yoktur. Kiminin cebinde para vardır ama hayat bilgisi yoktur. Kiminin yaşı ilerlemiştir ama anlayışı gelişmemiştir. Kiminin hafızası bilgiyle doludur ama gönlü başkasını anlamaya yetecek kadar geniş değildir. Buna rağmen hepsi, bir şekilde başkalarının hayatına müdahale etme hakkını kendilerinde görür.
Çünkü mesele akıl sahibi olmak değil, kendi aklını herkesten üstün görme hastalığına yakalanmaktır.
NASİHAT Mİ, HADSİZLİK Mİ?
Elbette insan insana fikir verir, tecrübesini paylaşır, yanlış gördüğünü söyler, gerektiğinde uyarır. Bunlar hayatın tabii gerçekleridir. İnsan her şeyi bilemez; başkasının bilgisine, deneyimine ve görüşüne ihtiyaç duyar. Ancak burada belirleyici olan, akıl vermenin kendisi değil; ne zaman, nasıl, hangi üslupla ve hangi hakla yapıldığıdır.
Bir insan sizden fikir istiyorsa konuşun. Bir konuda tecrübenize başvuruyorsa bildiğinizi anlatın. Bir yanlışın telafisi için yardım istiyorsa elinizden geleni yapın. Fakat kimse size danışmadığı hâlde sürekli onun hayatına müdahale ediyorsanız, orada yardımseverlikten önce kendi davranışınızı sorgulamanız gerekir.
Her doğru, her yerde söylenmez. Her bilgi, her insana aynı biçimde aktarılmaz. Her nasihat, muhatabında karşılık bulmaz. Üstelik doğruyu söylemek, o doğruyu söylemenin her zaman doğru olduğu anlamına gelmez.
Bir insanın hatasını herkesin önünde yüzüne vurmakla onu hatasından döndürmeye çalışmak aynı şey değildir. Biri insanı küçük düşürebilir, diğeri ona düşünme fırsatı verebilir. Biri üstünlük gösterisine dönüşebilir, diğeri samimi bir dostluğun işareti olabilir.
Doğruyu söylemek erdemdir; doğruyu söyleme bahanesiyle insanları ezmek ise kibirdir.
Bazıları üçüncü kişilerin yanında akıl vermeye özellikle meraklıdır. Çünkü onların derdi yalnızca karşısındakini bilgilendirmek değildir; çevredekilere de ne kadar bilgili, tecrübeli ve üstün olduklarını göstermektir. Kendilerini Kaf Dağı'nın zirvesinde görürken muhataplarını yerin dibine sokarlar. Birinin itibarını yükseltmek yerine kendi itibarlarını yükseltmeye çalışırlar.
Oysa gerçek bilgelik, insanı küçülterek büyümeye çalışmaz. Gerçek bilgi, sahibini başkalarının üzerinde bir efendiye dönüştürmez. Gerçek tecrübe, insanın dilini sivriltmekten önce kalbini yumuşatır.
“BEN BİLİRİM, SEN BİLMEZSİN!”
Akıl dağıtanların dilinde çoğu zaman aynı cümlelerin farklı biçimleri dolaşır:
“Ben senden daha iyi bilirim.”
“Ben o yollardan geçtim.”
“Sen beni dinle, gerisini merak etme.”
“Benim dediğimi yap, sonradan pişman olma.”
“Sen bu işlerden anlamazsın.”
Bu sözlerin altında bazen samimi bir endişe bulunabilir. Ancak çoğu zaman karşı tarafa verilen mesaj açıktır: Senin karar verme yeteneğine güvenmiyorum. Senin düşüncene değer vermiyorum. Senin hayatını senden daha iyi bildiğimi düşünüyorum.
Bir insanın bilgi ve tecrübesine güvenmek başka, onun yerine düşünmeye kalkışmak başkadır. Tecrübeli olmak, başkasının iradesini elinden alma yetkisi vermez. Yaşça büyük olmak, her konuda haklı olmayı garanti etmez. Bir makamda bulunmak, insanın bütün meseleleri doğru değerlendireceği anlamına gelmez.
Ne yazık ki bazıları, kendi doğrularını evrensel kanun zanneder. Kendi zevkini herkesin zevki, kendi yöntemini tek geçerli yöntem, kendi hayat tecrübesini bütün insanlığın ortak kaderi olarak görür.
Onlara göre saçınızı nasıl kestireceğinizden kiminle görüşeceğinize, nasıl konuşacağınızdan hangi kararı vereceğinize kadar her şeyin bir doğrusu vardır. O doğru da tesadüfen daima kendilerinin tercih ettiği şeydir!
“Saçını kestir, sana yakışmamış.”
“Bıyığını kes, böyle daha iyi görünürsün.”
“Bu işi bırak, sen yapamazsın.”
“Şununla görüşme, bununla konuşma.”
Bir insanın saçından bıyığına, kıyafetinden düşüncesine kadar her şeye karışanlar, bazen basit bir gerçeği unuturlar: O saç sizin başınızda değil, o bıyık sizin yüzünüzde değil, o hayat sizin omuzlarınızda değil!
Kendi tercihinizi anlatabilirsiniz. Beğeninizi ifade edebilirsiniz. Bir tecrübenizi paylaşabilirsiniz. Fakat kendi zevkinizi başkasına emir olarak dayatamazsınız.
“Ben saçımı kestirdim, rahat ettim. Sen de düşünürsen belki sana uygun olabilir.” demekle “Saçını kestir, böyle olmamış.” demek arasında dağlar kadar fark vardır.
Birincisinde fikir vardır. İkincisinde hüküm!
Birincisinde seçenek vardır. İkincisinde dayatma!
Birincisinde karşıdaki insanın iradesine saygı vardır. İkincisinde onun iradesini kendi arzunuza göre biçimlendirme isteği!
KENDİNİ ÇOBAN, BAŞKASINI KOYUN SANANLAR
Bazı ilişkilerde akıl verme alışkanlığı zamanla bir tahakküm aracına dönüşür. Akıl veren kişi kendisini yöneten, karşısındakini yönetilmesi gereken biri olarak görür. Bir süre sonra tavsiye vermekle yetinmez; itaat beklemeye başlar.
“Otur” derse oturulmasını, “kalk” derse kalkılmasını ister. Kendi görüşüne itiraz edildiğinde bunu farklı bir düşünce olarak değil, kendisine karşı gelmek olarak algılar. Söyledikleri uygulanmadığında karşısındakini nankörlükle, cahillikle veya tecrübesizlikle suçlayabilir.
İşte o zaman ortada artık masum bir fikir alışverişi kalmaz. Kişinin özgür iradesini gölgeleyen bir üstünlük mücadelesi başlar.
Kendisini çoban, karşısındakini sürü sanan zihniyetin temelinde çoğu zaman sahte bir üstünlük duygusu vardır. Oysa insan ilişkileri emir-komuta zinciri değildir. Dostluk, aile, arkadaşlık ve iş ilişkileri; bir tarafın sürekli konuşup diğer tarafın sürekli boyun eğmesi üzerine kurulamaz.
Üstelik karşısındaki insanın susmasını, kendisine hak vermesi olarak yorumlayanlar da vardır. Oysa susmak her zaman kabullenmek değildir. Bazen nezakettir, bazen tartışmadan kaçınmaktır, bazen de karşısındakine duyulan saygının son kırıntısını koruma çabasıdır.
İnsan her haksızlığa cevap vermiyorsa güçsüz olduğu için değil, her tartışmayı kendisine layık görmediği için susuyor olabilir.
Fakat bu suskunluğu sınırsız bir yetki belgesi saymak, insanın en büyük yanılgılarından biridir.
Bir taraf sürekli vuruyor, diğer taraf da kum torbası gibi duruyorsa buna sağlıklı bir fikir alışverişi denilemez. Biri devamlı saldırıyor, diğeri her seferinde alttan alıyorsa ortada eşit bir ilişki yoktur. Savunma yapmayan insanın da bir sabır sınırı vardır. Her sabrın bir sonu, her sessizliğin bir anlamı, her insanın da bir haysiyeti bulunur.
Nezaket, insanın kendisini çiğnetmesi değildir. Alttan almak, başkasına üstten bakma hakkı vermek değildir.
“BEN DEMİŞTİM” DEMEK İÇİN FELAKET BEKLEYENLER
Akıl verme meraklılarının bir başka özelliği de felaket senaryolarına duydukları ilgidir. Karşınızdaki insan bir işe girişmek istediğinde önüne onlarca engel dizerler. Bir hayalinizden söz edersiniz, başarısızlık ihtimallerini sıralarlar. Bir karar alırsınız, başınıza gelebilecek en kötü olayları anlatırlar.
“Yapamazsın.”
“Başaramazsın.”
“Sonra çok pişman olursun.”
“Ben sana söylemiştim dersin.”
Dikkat edin: Bu insanlar çoğu zaman çözüm üretmekten çok korku üretirler. Riskleri değerlendirmek yerine bütün ihtimalleri felakete dönüştürürler. Yapıcı bir eleştiri sunmak yerine insanın cesaretini kırarlar.
İş kötü giderse hemen ortaya çıkarlar:
“Ben sana demedim mi?”
İş yolunda giderse bu defa sessizleşirler ya da başarıyı başka nedenlere bağlarlar. Çünkü bazıları için önemli olan sizin doğru karar vermeniz değil, kendi sözlerinin doğru çıkmasıdır.
Böylece başkasının başarısızlığı, kendi haklılıklarının kanıtına dönüşür. İnsanların kayıplarından bile kendilerine itibar devşirmeye çalışırlar.
Oysa gerçek bir dost, yalnızca tehlikeyi gösteren değil, tehlikeye karşı nasıl önlem alınabileceğini de düşünen kişidir. “Yapma!” demek kolaydır. “Şu riskleri değerlendir, şu tedbirleri al, kararını bunları dikkate alarak ver.” demek ise emek ister.
Eleştirmek kolay, çözüm üretmek zordur. Korkutmak kolay, cesaretlendirmek zordur. Başkasının hatasını saymak kolay, kendi hatalarından ders çıkarmak zordur.
Bu nedenle insanın çevresindeki seslerin çokluğuna değil, niteliğine bakması gerekir. Her konuşan yol göstermez. Her uyaran dost değildir. Her itiraz düşmanlık olmadığı gibi her nasihat de iyilik değildir.
Bazen en büyük kötülük, iyi niyet görüntüsü altında bir insanın kendine duyduğu güveni aşındırmaktır.
PARA, MAKAM, YAŞ VE GÖRÜNÜŞ AKIL ÖLÇÜSÜ DEĞİLDİR
Peki, insanları başkalarına akıl vermeye bu kadar hevesli kılan nedir?
Bunun tek bir cevabı yoktur. Ancak bazı davranış kalıpları dikkat çekicidir.
Zenginlik: Parası, malı ve mülkü olan bazı insanlar, maddi imkânlarını zihinsel üstünlüklerinin kanıtı sayarlar. Ekonomik başarının yalnızca kendi akıllarından kaynaklandığını düşünür, kendilerinden daha az imkâna sahip insanları yetersiz görürler. Oysa zenginlik ile bilgelik aynı şey değildir. İnsan çok para kazanabilir ama insan ilişkilerinde başarısız olabilir; büyük bir servetin sahibi olabilir ama adaletli kararlar vermekte zorlanabilir.
Para, insanın imkânlarını artırabilir; fakat her zaman muhakemesini artırmaz.
Yakışıklılık ve fiziksel cazibe: İlgi görmeye alışmış bazı kişiler, bir konuda beğenilmelerini bütün konularda yetkin olduklarının işareti sayabilirler. Özellikle sürekli ilgi odağında bulunan kişiler, kendilerine yöneltilen soruların etkisiyle her konuda söz söyleme hakkına sahip olduklarını düşünebilirler. Sanatçılık, şöhret veya görünüş üzerinden kazanılan ilgi; tarih, ekonomi, siyaset ve toplumsal meselelerde kendiliğinden uzmanlık sağlamaz.
Mikrofonun uzatılması, söylenen her sözün bilgiye dayandığı anlamına gelmez.
Yaşlılık: Yaş ilerledikçe bazı konularda tecrübe artabilir. Bu, tartışmasız bir gerçektir. Ancak yaşın ilerlemesi, insanın her konuda bilgi sahibi olmasını sağlamaz. Hayatının büyük bölümünde ilgilenmediği alanlarda bile sırf yaşından dolayı kendisini otorite sayanlar vardır. Oysa yaş, tecrübenin imkânıdır; mutlak doğruluğun belgesi değildir.
Büyüklerimizin tecrübesine saygı duymak başka, her söylediklerini sorgulanamaz kabul etmek başkadır.
Makam ve rütbe: Bir göreve getirilmek, insanın bütün düşüncelerini doğru kılmaz. Makam, belirli bir alanda yetki ve sorumluluk verebilir; fakat sınırsız bilgi vermez. İnsan liyakatiyle, çalışmasıyla ve başarısıyla yükselebileceği gibi, kimi zaman başka etkenlerle de yükselmiş olabilir. Bu nedenle makamın büyüklüğüyle aklın derinliğini aynı terazide tartmak büyük bir yanılgıdır.
Unvan, insanın adının önüne yazılabilir; ancak karakterinin yerine yazılamaz.
Ansiklopedik bilgi ve ezbercilik: Dağların yüksekliğini, nehirlerin uzunluğunu, matematiksel formülleri veya bilimsel terimleri bilmek elbette değerlidir. Bilgi insanın ufkunu genişletir. Fakat bir alandaki bilgi birikimi, bütün alanlarda hüküm verme yetkisi oluşturmaz. Çok şey bilmekle bildiklerini yerinde kullanabilmek arasında fark vardır.
Bilgi, muhakemeyle birleşmediğinde kuru bir ezbere dönüşebilir. Ezber ise insana her zaman hikmet kazandırmaz.
Kısacası insanın parasına, yaşına, görünüşüne, unvanına veya hafızasına bakarak aklının ölçüsünü belirleyemeyiz. Bir insanın gerçek niteliği, çoğu zaman ne kadar konuştuğundan çok ne zaman sustuğunda, ne bildiğinden çok bilmediğini kabul edebildiğinde ortaya çıkar.
KUR'AN AKLI ÖVER; KİBRİ DEĞİL
Akıl meselesi yalnızca toplumsal bir görgü konusu değildir. Aynı zamanda ahlakla, tevazuyla, sorumlulukla ve insanın kendi nefsini sorgulamasıyla ilgilidir.
Kur'an-ı Kerim'de insan, düşünmeye, anlamaya, ibret almaya ve hakikati araştırmaya çağrılır. Akıl, insanın sorumluluğunu yerine getirmesinde önemli bir nimettir. Fakat bu nimet, başkalarını küçümsemek için değil, hakikati aramak ve doğruyu yanlıştan ayırmak için kullanılmalıdır.
Kur'an'ın Hucurât suresinin 11. ayetinde insanlarla alay edilmesi, onların küçümsenmesi ve aşağılayıcı biçimde anılması yasaklanır. Bu ilke, başkalarının düşüncelerini değersizleştiren, onları insanların önünde küçük düşüren ve kendi üstünlüğünü başkasının itibarı üzerinden kuran herkes için ciddi bir ahlak ölçüsüdür.
Lokmân suresinin 18. ayetinde de insanlara karşı böbürlenmekten ve yeryüzünde kibirle yürümekten sakındırılır.
Bu ayetlerin işaret ettiği ahlak, insanın yalnızca davranışlarını değil, başkalarına bakışını da sorgulamasını gerektirir.
Dinî nasihat, insanı düşünmeye sevk edebilir; fakat hakaret, tahakküm ve kibir için gerekçe yapılamaz. Bir insana doğruyu anlatmak isteyen önce kendi üslubunu, niyetini ve davranışını gözden geçirmelidir. Çünkü iyiliği emretme iddiası, kişiye başkalarını hor görme hakkı vermez.
Burada bir ayrımı da açıkça yapmak gerekir: Her tavsiye kibir değildir; her uyarı hadsizlik sayılmaz. Bazen bir insanın hayatını kurtaracak söz, tam zamanında söylenen bir uyarıdır. Bazen deneyimli birinin yönlendirmesi, başkasının büyük bir hatadan dönmesini sağlar. Ancak samimi nasihat ile kibirli müdahale arasındaki fark, yalnızca söylenen sözde değil; niyette, üslupta, bağlamda ve muhatabın iradesine gösterilen saygıda aranmalıdır.
İnsanı yükselten, başkasının aklını küçümsemek değil; kendi aklını hakikatin karşısında sınayabilmektir.
“SENİN AKLIN SANA, BENİM AKLIM BANA!”
Kur'an-ı Kerim'deki Kâfirûn suresinin son ayeti, “Sizin dininiz size, benim dinim bana.” anlamına gelir. Bu ayet, bağlamı içinde inanç konusundaki ayrılığı ifade eder. Buradan doğrudan bir akıl verme kuralı çıkarmak doğru olmaz. Ancak farklılıklar karşısında sınırların ve tercihlerin önemini düşünürken, bu ifadenin insana hatırlattığı bir husus vardır: Her anlaşmazlık zorla giderilemez; her insan aynı düşünceye mecbur bırakılamaz.
İnsanların hayat şartları birbirinden farklıdır. Birine kolay gelen, başkasına zor gelebilir. Birinin ekonomik imkânı vardır, diğerinin yoktur. Birinin ailesi destek olur, diğerinin ailesi karşı çıkar. Birinin önünde geniş fırsatlar bulunur, diğerinin önünde aşılması güç engeller vardır.
Siz kendi şartlarınızda bir kararı uygulayabilirsiniz. Fakat aynı karar, başka bir insanın şartlarında mümkün olmayabilir. Siz bir riski göze alabilirsiniz; başkası aynı riski almak zorunda değildir. Siz bir ilişkiyi bitirebilirsiniz; başka biri farklı sorumluluklar nedeniyle aynı kararı hemen veremeyebilir.
Bütün bu farklılıkları hesaba katmadan verilen tavsiyeler, kâğıt üzerinde kusursuz görünse de hayatın gerçekleri karşısında yetersiz kalabilir.
İşte akıl dağıtanların en büyük hatalarından biri budur: Kendi şartlarını evrensel şart, kendi imkânlarını herkesin imkânı, kendi çözümünü herkesin çözümü zannetmek!
Karşısındaki insanın ne yaşadığını bilmeden ona yol çizer. Hangi sorumlulukları taşıdığını öğrenmeden kararını eleştirir. İçinden geçtiği zorlukları anlamadan hüküm verir.
Sonra da verdiği tavsiye uygulanmadığında kızar.
Oysa bir insanın sizin tavsiyenizi uygulamaması, mutlaka sizi anlamadığı anlamına gelmez. Belki sizi anlamıştır ama şartları uygun değildir. Belki söylediklerinizin bir kısmına katılmış, diğer kısmını kendisi için doğru bulmamıştır. Belki de sizin görmediğiniz başka bir ihtimali değerlendirmiştir.
İnsanların sizin gibi düşünmek zorunda olmaması, onların düşünemediği anlamına gelmez.
Herkesin kendi aklı, kendi vicdanı, kendi sorumluluğu ve kendi hayatının sonuçları vardır. Tavsiye verebilirsiniz; fakat o tavsiyenin yerine getirilmesini zorunlu kılamazsınız.
“KELİN İLACI OLSA KENDİ BAŞINA SÜRER!”
Toplumumuzda bazı sözler vardır ki yılların tecrübesini birkaç kelimeye sığdırır. “Kelin ilacı olsa kendi başına sürer.” sözü de bunlardan biridir.
Elbette bu söz, başkasına tavsiye veren herkesin kendi hayatında başarısız olduğu anlamına gelmez. İnsan, kendisinin uygulamakta zorlandığı bir konuda başkasına doğru bir fikir de verebilir. Fakat kendi hayatında sürekli aynı hataları yapan, kendi meselelerini çözemeyen ve buna rağmen başkalarının hayatına sınırsız müdahale eden kişinin durup düşünmesi gerekir.
Madem her şeyin doğrusunu biliyorsun, önce kendi hayatında bu doğruların izini göster!
Madem insanları başarıya götürecek bütün yolları biliyorsun, kendi sorumluluklarında neden aynı başarıyı ortaya koyamıyorsun?
Madem herkese doğru kararları öğretiyorsun, kendi yanlışlarınla neden yüzleşmiyorsun?
Bu sorular, bir insanın hiç kimseye tavsiye veremeyeceğini savunmak için değil; tavsiye verenin de eleştiriye açık olması gerektiğini hatırlatmak için sorulmalıdır.
Çünkü insanın kendisini sorgulamadan başkalarını sürekli sorgulaması, ahlaki bir tutarsızlıktır.
Bir başka tehlike de nasihat adı altında yaşanmış acıları başkasına aktarmaktır. İnsan geçmişte yaptığı hatalardan ders çıkarabilir. Başkasının aynı zarara uğramasını istemeyebilir. Bu, iyi niyetli bir davranıştır. Ancak kişinin kendi yaşadıklarını herkese uygulanacak değişmez kurallara dönüştürmesi doğru değildir.
Bir insanın hayatında işe yaramayan bir yöntem, başkasının hayatında işe yarayabilir. Birinin düştüğü çukur, herkesin aynı yerde düşeceği anlamına gelmez.
Tecrübe yol gösterir; fakat başkasının yerine karar vermez.
İyi nasihat, insanın önüne duvar örmez; seçeneklerini görmesine yardımcı olur. Korkularını büyütmez; riskleri değerlendirmesini sağlar. Onun yerine düşünmez; daha sağlıklı düşünmesine katkıda bulunur.
HERKESİN CEBİNDE BİR CETVEL, DİLİNDE BİR HÜKÜM!
İnsanların en çok müdahale ettiği konuların başında, aslında kendilerini doğrudan ilgilendirmeyen meseleler gelir.
Kimin nasıl giyindiği, nasıl konuştuğu, hangi işi yaptığı, nasıl bir hayat sürdüğü, kimlerle görüştüğü, hangi tercihlerde bulunduğu...
Sanki herkesin cebinde görünmez bir cetvel vardır. Karşısındaki insanı ölçer, biçer, değerlendirir ve ardından hükmünü verir.
Boyunu beğenmez, kilosunu eleştirir. Saçını beğenmez, bıyığını tartışır. İşini beğenmez, kazancını sorgular. Kararını beğenmez, karakterini yargılar. Kendisinden farklı düşündüğünde bilgisiz, kendisine itiraz ettiğinde saygısız ilan eder.
Bütün bunların sonunda ortaya nasıl bir toplum çıkar?
Herkesin konuştuğu ama kimsenin dinlemediği; herkesin hüküm verdiği ama kimsenin kendisini sorgulamadığı; herkesin başkasını düzeltmeye çalıştığı ama kimsenin kendi kusuruyla uğraşmadığı bir toplum!
Oysa insanın önce kendi davranışlarına bakması gerekir. Başkasının hayatındaki küçük bir kusuru büyüteçle incelerken kendi hayatındaki büyük eksiklikleri görmezden gelmesi, aklın değil, önyargının ürünüdür.
Başkalarının yanlışlarını saymakla insan doğru olmaz. Bir başkasının kusurunu ortaya çıkarmak, kendi kusurunu ortadan kaldırmaz. Herkese ders vermek, insanı öğretmen yapmaz. Her konuda konuşmak, insanı bilge kılmaz.
Bazen insanın yapabileceği en büyük iyilik, söyleyeceği sözü içinde tartmasıdır.
Her gördüğüne yorum yapmak zorunda değilsin. Her duyduğuna cevap vermek zorunda değilsin. Her anlaşmazlığı kazanmak zorunda değilsin. Her insanı kendi doğruna ikna etmek zorunda hiç değilsin.
Bazen susmak, konuşmaktan daha büyük bir olgunluk; sınırını bilmek, bilgi göstermekten daha büyük bir erdemdir.
AKIL AKILDAN ÜSTÜNDÜR; AMA KİMSENİN AKLI TAPULU DEĞİLDİR
“Akıl akıldan üstündür.” sözü, başkasının fikrine açık olmanın ve farklı bakış açılarından yararlanmanın değerini anlatır. Fakat bu söz, herkesin herkese istediği biçimde müdahale edebileceği anlamına gelmez.
İnsan, kendi düşüncesinin eksik olabileceğini kabul ettiği ölçüde gelişir. Başkasının görüşünü dinlediğinde yeni bir şey öğrenebilir. Fakat bunun gerçekleşmesi için karşılıklı saygı gerekir.
Bir insana fikir vermekle onun üzerinde otorite kurmaya çalışmak birbirinden farklıdır. Tavsiye sunmakla karar dayatmak aynı şey değildir. Bir tehlikeye dikkat çekmekle insanın bütün cesaretini kırmak da aynı kapıya çıkmaz.
Bir konuda uzman olan kişinin görüşüne başvurmak değerlidir. Tecrübesine güvendiğimiz bir insandan yardım istemek akıllıcadır. Bir arkadaşımızın samimi uyarısını dikkate almak da erdemdir.
Fakat bunların hepsinde belirleyici bir unsur vardır: İnsanın kendi iradesine sahip çıkabilmesi ve başkasının iradesine saygı duyulması.
Siz fikrinizi söylersiniz, ben değerlendiririm. Siz tecrübenizi paylaşırsınız, ben kendi şartlarıma göre düşünürüm. Siz bir yol önerirsiniz, ben o yolun bana uygun olup olmadığına karar veririm.
Sonuçta kararı veren benimsem, sonuçlarını da ben taşıyacağım. Başarı da başarısızlık da benim hayatımın bir parçası olacak.
Bu nedenle karar verme hakkını elimden alarak bana iyilik yaptığınızı söyleyemezsiniz. Kendi kararımı vermeme izin vermiyorsanız, beni korumakla mı uğraşıyorsunuz, yoksa kontrol etmekle mi?
İşte asıl soru budur.
EY AKIL VEREN, DUR VE ÖNCE KENDİNE SOR!
Başkasının hayatına müdahale etmeden önce insanın kendisine yöneltmesi gereken bazı sorular vardır:
Sen bana akıl verecek yaşta mısın? Yaşın mı konuşuyor, yoksa gerçekten konuya ilişkin bilgin ve tecrüben mi?
Sen bana akıl verecek başta mısın? Kendi düşüncelerini sorgulayabiliyor musun? Yanılabileceğini kabul edebiliyor musun?
Sen bana akıl verecek makamda mısın? Unvanına mı güveniyorsun, yoksa söylediğin sözün gerekçelerine mi?
Sen bana akıl verecek yapıda mısın? Kendi hayatındaki sorunları görmezden gelirken başkasının hayatını düzenlemeye mi çalışıyorsun?
Sen gerçekten yardımcı mı olmak istiyorsun, yoksa haklı çıkmaya mı? Benim iyiliğimi mi düşünüyorsun, yoksa senin dediğini yapmamı mı?
Benim şartlarımı biliyor musun? Taşıdığım sorumlulukları, karşılaştığım engelleri, imkânlarımı ve endişelerimi gerçekten anladın mı?
Bu soruların cevabını vermeden konuşan insan, bazen yardım ettiğini zannederken karşısındakinin omuzlarına yeni bir yük bindirir.
Unutulmamalıdır ki insan yalnızca biyolojik bir varlık değildir; psikolojik ve sosyal yönleri de vardır. Söylenen sözün içeriği kadar tonu, zamanı ve söylendiği ortam da önemlidir. Aynı cümle bir ortamda destek, başka bir ortamda aşağılama olarak algılanabilir.
İnsanın onurunu gözetmeden verilen nasihat, en doğru içeriğe sahip olsa bile etkisini kaybedebilir.
SON SÖZ: ÖNCE KENDİNİ HİZAYA GETİR!
Kimse her şeyi bilemez. Kimse her konuda haklı olamaz. Kimse bütün hayatları kendi tecrübesiyle açıklayamaz. İnsan olmanın gereği, eksik olduğunu kabul etmek ve öğrenmeye devam etmektir.
İyi insan, bildiğini paylaşandır. Bilge insan, bilmediğini kabul edendir. Olgun insan, konuşması gerektiği kadar konuşandır. Gerçek dost ise yalnızca doğruyu söyleyen değil, doğruyu nasıl söyleyeceğini de bilendir.
İnsanlara yol gösterin ama onların yerine yürümeye kalkışmayın. Tecrübenizi paylaşın ama hayatınızı başkasının hayatına ölçü yapmayın. Hata gördüğünüzde uyarın ama insanları küçük düşürmeyin. Fikrinizi söyleyin ama kendi fikrinizi mutlak hüküm gibi sunmayın.
Bir insanın sizi dinlemesi, size itaat etmesi gerektiği anlamına gelmez. Sizinle aynı düşünmemesi, size saygı duymadığı anlamına gelmez. Sizin tavsiyenizi uygulamaması da mutlaka hata yaptığı anlamına gelmez.
Belki siz haklısınızdır. Belki o haklıdır. Belki de ikinizin de göremediği üçüncü bir yol vardır.
Bunu anlayabilmek için önce insanın kendi aklına güvenmesi kadar, kendi aklından şüphe etmeyi de öğrenmesi gerekir.
Çünkü akıl, insanın elindeki en değerli imkânlardan biridir; fakat kibirle kullanıldığında başkasını anlamanın önündeki en büyük engele dönüşebilir.
Başkalarının hayatını düzeltmeye harcadığınız emeğin bir kısmını kendi hayatınıza ayırsanız, belki de çevrenizdeki insanlara daha az nasihat vermeniz gerektiğini fark edeceksiniz.
Her yanlış gördüğünüz şeye müdahale etmeyin. Her fikrinizi açıklamak zorunda hissetmeyin. Herkesi kendi çizginize getirmeye çalışmayın. İnsanların kendi hayatlarını yaşayabilmeleri için onlara biraz alan, biraz güven, biraz da saygı bırakın.
Unutmayın: Başkasının aklını küçümseyen, kendi aklının sınırlarını da göremez. Kendini herkesten üstün gören, en çok kendisini tanımaya muhtaçtır.
Ve son olarak, akıl dağıtma meraklılarına birkaç sözümüz var:
Bırak akıl vermek ehline kalsın!
Bir ara kendi aklını mizana getir!
Başkasının hayatına cetvel tutmadan önce kendi çizgini düzelt!
İnsanların başına akıl tacı koymaya kalkışma; önce kendi nefsinin karşısında dik dur!
Çıkartma cetvelini! Cebinde kalsın!
Çünkü herkesin hayatı senin ölçülerine göre biçimlenmek zorunda değil. Herkesin yolu senin çizdiğin haritadan geçmek zorunda değil. Herkes senin doğrularını kabul etmek, senin kararlarına uymak, senin hayat anlayışına göre yaşamak zorunda hiç değil.
Senin de yanılabileceğini kabul et. Senin de bilmediğin şeyler olduğunu hatırla. Senin de bir başkasının tecrübesine ihtiyaç duyabileceğini unutma.
Başkalarına akıl vermeden önce kendine bir bak!
Kendini bil, haddini bil, sözünü bil!
Sen önce kendini hizaya getir; başkasının hayatına çeki düzen vermeye sonra kalkış!

Mahmut ÇİÇEKDAĞI

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve seckinhabertv.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.