İnsan olmanın güzelliği, başkalarının kusurlarını ortaya dökmekte değil, kendi kusurlarıyla yüzleşebilmekte ve başkalarının hatalarına karşı merhamet gösterebilmektedir. Özellikle ailede, eşler arasında ve toplum içinde huzurun yolu; anlayıştan, hoşgörüden, mahremiyete saygıdan ve insanın önce kendisini sorgulamasından geçer.
İnsan, başkasının kusurunu aramadan önce kendi vicdanının kapısını çalmalıdır.
İnsan hayatı boyunca nice insanla karşılaşır, nice söz işitir, nice davranışa şahit olur. Kimi zaman bir başkasının yanlışını görür, kimi zaman bir hatasına tanıklık eder. Fakat asıl mesele, gördüğümüz kusurun ardından nasıl bir tavır takındığımızdır. Gördüğümüz her yanlışı dile getirmek, duyduğumuz her sözü başkasına taşımak, insanların gizli kalmasını istediği meseleleri ortaya dökmek bize ne kazandırır? Bir insanın hatasını ortaya koyarak onu küçük düşürmek, bizim ahlakımızı ve karakterimizi yükseltir mi? Yoksa başkasının eksikliğiyle uğraşırken kendi eksikliklerimizi görmezden mi geliriz?
İşte insanın üzerinde uzun uzun düşünmesi gereken mesele tam da budur. Çünkü insan, başkasının kusurunu görmeye gösterdiği dikkatin bir bölümünü kendi nefsine yöneltebilse, hayatında çok daha büyük bir olgunluk elde edebilir.
Müminin ahlakı, yalnızca ibadetleriyle değil; insanlara karşı tutumuyla, dilini nasıl kullandığıyla, öfkesini nasıl kontrol ettiğiyle ve başkalarının mahremiyetine ne kadar saygı gösterdiğiyle de anlaşılır. İman, insana yalnızca kendisi için değil, çevresindeki insanlar için de sorumluluk yükler. Bu sorumluluğun önemli bir parçası, insanların kusurlarını araştırmamak, onların hatalarını fırsata çevirmemek ve bir yanlışla karşılaşıldığında merhameti elden bırakmamaktır.
Kusur Aramak Kolay, Kendini Sorgulamak Zordur
İnsanın en zor imtihanlarından biri kendi nefsini tanımasıdır. Çünkü kişi çoğu zaman kendi davranışlarına mazeret bulur, kendi yanlışlarını küçültür, kendi eksikliklerini görmezden gelir. Fakat başkasının yaptığı küçük bir hatayı büyütmekte, onun sözlerini eleştirmekte ve davranışlarını yargılamakta oldukça cömert davranabilir.
Kendimize sormamız gereken önemli bir soru vardır: Başkasında gördüğümüz bir kusur, bizde hiç bulunmuyor mu? Eleştirdiğimiz davranışın benzerini başka bir zamanda biz de yapmış olabilir miyiz? Başkasından beklediğimiz anlayışı, hoşgörüyü ve sabrı kendimiz gösterebiliyor muyuz?
İnsan, bu soruları samimiyetle kendisine yönelttiğinde kendi eksikliklerini fark etmeye başlar. Kendi kusurlarını fark eden kişi ise başkalarının hatalarına karşı daha anlayışlı olur. Çünkü bilir ki insan olmak, hata yapma ihtimalini de beraberinde getirir. Hiç kimse kusursuz değildir. Her insanın eksik kaldığı, yanlış düşündüğü, yanlış konuştuğu veya pişmanlık duyduğu bir yönü vardır.
Bu nedenle akıllı insan, başkasının hatasını bir üstünlük vesilesi olarak görmez. Kendi doğrularıyla övünmek yerine kendi yanlışlarını düzeltmeye çalışır. Başkasının kusurunu ilan etmek yerine, kendi karakterini güzelleştirmek için gayret gösterir.
Unutulmamalıdır ki insanın kendisini tanıması, başkalarını tanımasından daha kıymetlidir. Kendi nefsinin kusurlarını görmeyen kişi, başkasının kusurlarını olduğundan daha büyük görebilir. Kendisini sürekli haklı kabul eden insanın başkalarını anlaması zorlaşır. Oysa gerçek olgunluk, insanın gerektiğinde kendisine de “Ben nerede yanlış yaptım?” diye sorabilmesidir.
Eşler Birbirinin Kusurunu Örtmeli, Yarasını Derinleştirmemelidir
Bu mesele özellikle aile hayatında büyük önem taşır. Çünkü evlilik, iki insanın yalnızca sevinçlerini değil, zorluklarını, korkularını, eksikliklerini ve hayatın yüklerini de paylaştığı bir birlikteliktir. Eşler birbirlerinin en yakın sırdaşı, hayat arkadaşı ve zor zamanlarda sığınabileceği güvenli limanı olmalıdır.
Bir evlilikte huzurun temel şartlarından biri, eşlerin birbirlerini küçük düşürmekten kaçınmasıdır. Eşinin bir hatasını başkalarına anlatmak, onun mahremiyetini ortaya dökmek, geçmişte yaptığı yanlışları sürekli gündeme getirmek ve her tartışmada eski defterleri açmak, aile içindeki güven duygusunu zedeler.
Eşler arasında yaşanan her anlaşmazlığın akrabalara, komşulara veya arkadaş çevresine taşınması da çoğu zaman çözümü kolaylaştırmaz. Aksine, iki kişi arasında çözülebilecek bir mesele zamanla daha fazla insanın taraf olduğu bir tartışmaya dönüşebilir. Böylece küçük bir yanlış anlaşılma büyür, kırgınlıklar çoğalır ve aile huzuru zarar görür.
Elbette hiçbir evlilikte sorunların hiç yaşanmaması beklenemez. İnsanlar farklı karakterlere, farklı düşüncelere ve farklı alışkanlıklara sahiptir. Önemli olan, sorunların nasıl ele alındığıdır. Eşler birbirlerini incitmeden konuşmayı, hatalarını uygun bir dille ifade etmeyi ve birbirlerinin onurunu korumayı öğrenmelidir.
Bir eşin hatasını örtmek, onun her davranışını doğru kabul etmek değildir. Yanlışı görmezden gelmekle, yanlışı merhametle düzeltmeye çalışmak birbirinden farklıdır. Eşler gerektiğinde birbirlerini uyarmalı, ancak bunu aşağılamak, tehdit etmek veya başkalarının önünde küçük düşürmek amacıyla yapmamalıdır.
Çünkü evlilikte asıl mesele kimin haklı çıktığı değil, iki insanın birbirine duyduğu saygıyı koruyarak doğruya ulaşabilmesidir.
Bir insan, en yakını tarafından anlaşılmadığında yalnızlık hisseder. Sürekli eleştirilen, geçmişi yüzüne vurulan ve kusurları başkalarına anlatılan kişi zamanla kendisini güvende hissetmez. Oysa eşler birbirlerinin eksikliklerini istismar etmek yerine, onları birlikte aşmaya çalışmalıdır.
Bir yuvayı ayakta tutan yalnızca sevgi sözleri değildir. Güven, sadakat, mahremiyet, sabır ve karşılıklı saygı da o yuvanın temel direkleridir.
Peygamber Efendimizin Öğrettiği Ahlak: Kusur Araştırmak Değil, Islah Etmek
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v.) insan ilişkilerine dair öğretileri, Müslümanlara dilin ve davranışların sorumluluğunu hatırlatır. İnsanların ayıplarını araştırmamak, kusurlarını teşhir etmemek ve kardeşinin mahremiyetine saygı göstermek, İslam ahlakının önemli ilkelerindendir.
Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Hucurât suresinin 12. ayetinde zandan sakınılması, insanların kusurlarının araştırılmaması ve gıybet edilmemesi emredilir. Bu ilke, yalnızca bireysel ilişkilerde değil, ailede, komşulukta, dostlukta ve toplum hayatında da yol göstericidir.
İnsan bazen bir başkasının davranışını görür, fakat o davranışın ardındaki şartları bilmez. Bir sözün hangi sıkıntıdan, hangi kırgınlıktan veya hangi yanlış anlaşılmadan doğduğunu anlamadan hüküm verebilir. Bilmediği bir mesele hakkında kesin konuşabilir. Bir insanı tek bir hatasıyla değerlendirebilir.
Oysa adalet, bir insanı yalnızca yanlışlarıyla tanımlamamayı gerektirir. Merhamet ise onun hatasının yanında iyiliklerini, emeklerini ve güzel taraflarını da görebilmeyi sağlar.
Peygamber Efendimize atfedilen, insanın kendi kusurlarıyla meşgul olmasının başkalarının ayıplarını araştırmaktan alıkoyacağı yönündeki hikmetli sözler de bu anlayışı ifade eder. Ancak bu tür sözlerin hadis olarak aktarılmasında kaynak ve sıhhat bilgisine dikkat etmek gerekir. Bir sözü güzel ve anlamlı bulmak, onu kaynağını doğrulamadan kesin biçimde Peygamber Efendimize isnat etmemizi gerektirmez.
Müminin asıl gayesi, başkasının yanlışını bulup onu mahcup etmek değil, hem kendisinin hem de çevresindekilerin daha güzel bir ahlaka ulaşmasına katkıda bulunmaktır.
Bir insan hata yaptığında onu herkesin içinde utandırmak yerine, uygun bir zamanda ve incitmeyen bir dille uyarmak daha yapıcı olabilir. Çünkü öğüt vermenin de bir adabı vardır. İyiliği tavsiye etmek, insanın onurunu çiğnemeyi gerektirmez.
Hz. Ali'ye Atfedilen Hikmetli Sözlerin Verdiği Mesaj
Hz. Ali'ye (r.a.) atfedilen hikmetli sözlerde de insanın önce kendisini sorgulaması, başkalarının hatalarıyla uğraşmaması ve kötülük peşinde koşmaması üzerinde durulur.
Bu sözlerin verdiği temel mesaj açıktır: Kendi kusurunu görmeyen insan, başkasının kusurunu büyütmeye daha yatkın olabilir. Başkasına zarar vermek için plan yapan kişi, kendi davranışlarının doğuracağı sonuçları hesaba katmayabilir. Başkalarının gizli hallerini ortaya dökmeyi alışkanlık edinen kimse ise bir gün kendi mahremiyetinin de korunmadığını görebilir.
Burada anlatılan, insanın başkasına yaptığı kötülüğün sonuçlarından bağımsız kalamayacağıdır. İnsan ilişkilerinde güveni yıkan, dostlukları bozan ve aileleri birbirinden uzaklaştıran davranışlar, sonunda kişinin kendi hayatını da etkileyebilir.
Bir insanın ayıbını ortaya çıkarmak kısa süreli bir üstünlük hissi verebilir. Ancak bu davranış, uzun vadede insanın güvenilirliğini zedeleyebilir. Çünkü çevresindekiler, sırlarının da bir gün başkalarına anlatılabileceğinden endişe etmeye başlar.
İnsanların güvenini kazanmak zaman alır, fakat bu güveni kaybetmek bazen tek bir sözle mümkündür. Bu nedenle dilimize sahip çıkmak, duyduğumuz her şeyi anlatmamak ve bir başkasının özel hayatını konuşma konusu yapmamak büyük bir erdemdir.
Başkalarının yanlışlarını konuşarak kendimizi yüceltmeye çalışmak yerine, kendi eksikliklerimizi gidererek örnek olmaya gayret etmeliyiz. Çünkü gerçek büyüklük, insanları küçültmekle değil, kendi ahlakımızı yükseltmekle ortaya çıkar.
Gıybet, Dedikodu ve Mahremiyet İhlali Toplumsal Huzuru Bozar
Günümüzde insanların kusurlarını konuşmak, dedikodu yapmak ve başkalarının özel hayatını tartışmak kimi çevrelerde sıradan bir davranış gibi görülüyor. Bir toplantıda, bir aile ziyaretinde, bir arkadaş sohbetinde veya sosyal medyada insanların özel meseleleri kolayca konuşulabiliyor.
Bazen bir insanın söylediği söz, başka birine aktarılırken değiştiriliyor. Bazen bir olayın yalnızca tek tarafı dinleniyor. Bazen de küçük bir hata, tekrar tekrar anlatılarak kişinin bütün karakterini tanımlayan bir mesele haline getiriliyor.
Söz bir kez ağızdan çıktığında artık onu tamamen geri almak mümkün değildir. Bir dedikodu, insanların arasına şüphe düşürebilir; bir iftira, masum bir insanın itibarına zarar verebilir; mahrem bir bilginin paylaşılması ise yıllarca sürecek kırgınlıklara yol açabilir.
Bu nedenle konuşmadan önce düşünmek gerekir. Söyleyeceğimiz şey doğru olsa bile, onu anlatmamız gerekli midir? Bu söz bir sorunu çözecek mi, yoksa yalnızca bir insanı küçük düşürmeye mi yarayacak? Anlatılan mesele bize emanet edilmiş bir sır mıdır? Aynı söz bizim hakkımızda söylense nasıl hissederiz?
Bu sorular, insanın dilini kontrol etmesine yardımcı olur.
Elbette her yanlışın gizlenmesi gerektiği düşünülmemelidir. Bir insana yönelik şiddet, istismar, tehdit, dolandırıcılık veya başka bir zarar söz konusu olduğunda sessiz kalmak, mağdurun korunmasını engelleyebilir. Böyle durumlarda güvenilir kişilerden destek almak ve gerektiğinde yetkili makamlara başvurmak önemlidir. Başkasının kusurunu örtmek, kötülüğün sürmesine izin vermek anlamına gelmez.
Ahlaki ölçü, bir insanı gereksiz yere teşhir etmekten kaçınırken hakikati, adaleti ve zarar görenlerin güvenliğini de koruyabilmektir.
Her Hatanın Arkasında Bir İnsan Vardır
İnsanların hatalarını değerlendirirken unutmamamız gereken bir başka gerçek de şudur: Her hatanın arkasında bir insan, her insanın da kendine özgü bir hayat hikâyesi vardır.
Bir kişi bugün yanlış bir karar vermiş olabilir. Bir başkası öfkesine yenilmiş, bir diğeri düşünmeden konuşmuş olabilir. Bunların hiçbiri hatayı doğru hale getirmez. Ancak bir insanın yaptığı yanlışı ele almakla onu bütünüyle kötü ilan etmek aynı şey değildir.
İnsana hatasından dönme fırsatı tanımak, merhametin önemli bir göstergesidir. Pişmanlık duyan bir kişinin kendisini düzeltmesine yardımcı olmak, onu sürekli geçmişiyle yargılamaktan daha yapıcıdır.
Çünkü insan, hatasını kabul ettiğinde değişmeye başlayabilir. Özür dilediğinde ilişkiler onarılabilir. Yanlışını düzelttiğinde güven yeniden kurulabilir. Fakat her fırsatta geçmişi hatırlatılan, her tartışmada aynı kusurla suçlanan kişi, bazen doğruya yönelme cesaretini de kaybedebilir.
Bu sebeple bir başkasını eleştirirken kullandığımız dil önemlidir. “Sen zaten hep böylesin” demek yerine, “Bu davranışın beni üzdü, bunu birlikte nasıl düzeltebiliriz?” diyebilmek daha sağlıklı bir iletişimin kapısını açar.
Özellikle anne babaların çocuklarına, eşlerin birbirlerine, büyüklerin küçüklere ve yöneticilerin çalışanlarına karşı bu hassasiyeti göstermesi gerekir. İnsanları utandırmak yerine anlamaya çalışmak, hatayı kişiliğin tamamı haline getirmemek ve çözüm için yol göstermek toplumun ahlaki gelişimine katkıda bulunur.
Kendi Ayıbını Görmek Bir Zayıflık Değil, Olgunluktur
Bazı insanlar özür dilemeyi zayıflık, hatasını kabul etmeyi yenilgi, eleştiriyi dinlemeyi ise kendisine yapılmış bir saldırı olarak görür. Oysa insanın kendi yanlışını kabul edebilmesi büyük bir cesaret ister.
“Ben de hata yapabilirim” diyebilen kişi, kendisini başkalarından üstün görmez. Yanlışını fark ettiğinde mazeret üretmek yerine çözüm arar. Kırdığı bir kalp varsa gönül almaya çalışır. Haksızlık yaptıysa hakkı teslim eder. Yanlış bir söz söylediyse özür dilemekten kaçınmaz.
İşte bu tavır, insanın hem kendi vicdanıyla hem de çevresindeki insanlarla daha sağlıklı bir ilişki kurmasını sağlar.
Kendini sorgulamak, sürekli kendini suçlamak anlamına da gelmez. Amaç, insanın kendisine karşı dürüst olması ve gelişmesi gereken yönlerini fark etmesidir. İnsan kendi değerini korurken yanlışlarını da kabul edebilir. Kendisine merhamet gösterirken başkalarına da merhametli davranabilir.
Kişi kendi kusurlarını tanıdıkça başkalarının eksikliklerine karşı daha ölçülü davranmayı öğrenir. Çünkü kusursuz olmadığını bilen insan, başkasının kusurunu bir aşağılama aracı olarak kullanmaktan kaçınır.
Böylece insanın bakış açısı değişir. Yargılamak yerine anlamaya, suçlamak yerine çözüm bulmaya, kırmak yerine onarmaya yönelir.
Ailede, Komşulukta ve Dostlukta Gönül Kırmamak
Toplumun huzuru yalnızca büyük kararlarla sağlanmaz. Bazen bir ailede kullanılan güzel bir söz, bir komşuya gösterilen anlayış, bir dostun sırrını korumak veya hata yapan bir insana ikinci bir fırsat vermek, toplumsal barışın en önemli parçaları haline gelir.
İnsanlar birbirlerinin kusurlarını sürekli konuştuğunda aralarındaki güven zayıflar. Herkes kendisini savunmak zorunda hisseder. Samimi ilişkiler yerini şüpheye bırakır. İnsanlar yanlış anlaşılmaktan korktukları için dertlerini anlatamaz, sorunlarını paylaşamaz hale gelir.
Buna karşılık insanların mahremiyetine saygı gösterilen, hataların nezaketle konuşulduğu ve özrün kabul edildiği bir ortamda huzur artar.
Komşumuzun bir yanlışını gördüğümüzde onu başkalarına anlatmak yerine, gerçekten gerekli ve uygun ise kendisiyle nazikçe konuşabiliriz. Bir dostumuzun sırrını öğrendiğimizde bunu sohbet malzemesi yapmamalıyız. Aile içinde yaşanan anlaşmazlıklarda ise öfkeyle hareket etmek yerine, sakinleşmeyi ve çözüm aramayı tercih etmeliyiz.
Çünkü insanın gerçek karakteri, yalnızca kendisine iyilik yapanlara karşı nasıl davrandığında değil, bir başkasının hatasıyla karşılaştığında nasıl bir tutum sergilediğinde de ortaya çıkar.
Merhamet, yalnızca iyi insanlara gösterilen bir duygu değildir. İnsanların eksik ve hatalı yönleriyle karşılaşıldığında da adaleti ve nezaketi koruyabilmektir.
Son Söz: Önce Kendimizi Düzeltelim
Hayat kısa, insan ömrü sınırlı, zaman ise geri döndürülemeyecek kadar kıymetlidir. Bu ömrü başkalarının kusurlarını araştırmakla, insanların hatalarını konuşmakla ve kırgınlıkları büyütmekle tüketmek yerine, kendimizi geliştirmeye ve çevremize iyilik taşımaya ayırmalıyız.
Her gün kendimize birkaç soru soralım: Bugün kimin gönlünü aldım? Hangi yanlışımı düzeltmeye çalıştım? Bir insanın kusurunu gereksiz yere konuştum mu? Eşime, aileme, dostuma ve komşuma karşı adil davrandım mı? Söylediğim sözler bir gönlü onardı mı, yoksa bir kalbi mi kırdı?
Bu soruların cevabını samimiyetle arayan insan, zamanla kendi davranışlarını daha dikkatli değerlendirmeye başlar.
Unutmayalım ki insanın değeri, başkalarının kusurlarını ne kadar iyi bildiğiyle değil, kendi kusurlarını düzeltmek için ne kadar çaba gösterdiğiyle ölçülür. Bir başkasının ayıbını ortaya çıkarmak kolaydır; asıl erdem, o ayıbı gereksiz yere yaymamak, insanın onurunu korumak ve doğruya ulaşması için yapıcı bir yol göstermektir.
Özellikle eşler, birbirlerinin hatalarını bir silah gibi kullanmamalı; hayat arkadaşlarının zayıf anlarını istismar etmek yerine onlara destek olmalıdır. Çünkü evlilik, kusursuz iki insanın bir araya gelmesi değil, kusurlarıyla birlikte birbirini anlamaya ve daha iyi bir insan olmaya çalışan iki kişinin yol arkadaşlığıdır.
Bir evde sevgi varsa, anlayış varsa, sır saklama ve mahremiyete saygı varsa o evde huzurun temelleri güçlenir. Bir toplumda insanlar birbirlerini küçük düşürmek yerine destekliyorsa, dedikodu yerine doğruluğu, öfke yerine sabrı, intikam yerine adaleti tercih ediyorsa orada kardeşlik duygusu güçlenir.
Başkalarının kusurlarını aramaya harcadığımız emeği kendi eksikliklerimizi gidermeye harcayalım. Başkasının hatasını büyütmeden önce kendi yanlışlarımızı düşünelim. İnsanların ayıplarını yaymak yerine iyiliklerini çoğaltalım. Çünkü gerçek olgunluk, başkasını mahcup etmekte değil, kendi nefsini terbiye etmekte; gerçek merhamet ise hataları örtbas etmekte değil, insan onurunu koruyarak doğruya rehberlik etmektedir.
Dileriz ki dilimiz gönül kıran değil, gönül alan bir dil olsun. Bakışımız kusur arayan değil, iyiliği gören bir bakış olsun. Evlerimizde sevgi, eşlerimiz arasında güven, dostluklarımızda sadakat, toplumumuzda merhamet ve adalet eksik olmasın.
Önce kendimizi düzeltelim ki çevremize örnek olabilelim. Önce kendi kusurlarımızı görelim ki başkalarının hatalarına karşı daha anlayışlı davranabilelim. Ve unutmayalım: Bir insanın ayıbını örtmek, bazen bir gönlü, bir aileyi ve bir kardeşliği korumaktır.
Mahmut ÇİÇEKDAĞI