Yardım adı altında incitmek, merhamet değil; görünmeyen bir eziyettir
İnsan olmak, yalnızca iki ayağının üzerinde yürümek, konuşmak, görmek, duymak ya da hayatın bütün imkânlarından yararlanabilmek değildir. İnsan olmak; karşındaki insanın yüreğine dokunabilmek, onu incitmeden konuşabilmek, farklılıklarına saygı gösterebilmek ve en önemlisi, onun onurunu koruyabilmektir.
Ne yazık ki toplum olarak zaman zaman en büyük yanlışı, farkında olmadan yaptığımızı düşünüyoruz. Bir insanı dış görünüşüyle, beden yapısıyla, konuşmasıyla, yürüyüşüyle veya fiziksel özellikleriyle tanımlamaya kalkıyoruz. Normal şartlarda bir insana şişman, zayıf, uzun, kısa diye seslenmek, onun hoşuna gitmiyorsa bu sözlerden kaçınmamız gerektiğini biliyoruz. Çünkü bunun kırıcı olabileceğini düşünüyoruz.
Peki, aynı hassasiyeti engellilik durumuyla yaşayan insanlara neden göstermiyoruz?
Bir insanın bedenindeki farklılık, onun önüne bir etiket yapıştırmamız için yeterli midir? Bir insanın konuşamaması, duyamaması, görememesi ya da hareket etmekte güçlük çekmesi, ona istediğimiz sıfatı kullanma hakkını bize verir mi?
Elbette hayır!
Bir insana isim koymak kolay, gönlünü anlamak zordur
Sokakta, toplu taşımada, çarşıda, pazarda, okulda ya da bir kamu kurumunda bazen şu sözleri duyuyoruz:
“Şu engelliye yardım edin!”
“Şu sakata bir bakın!”
“Garip, zavallı, yazık!”
“Dilsizmiş, konuşamıyormuş!”
Bunları söyleyen insanların bir kısmı belki kötü niyet taşımıyor. Belki gerçekten yardım etmek istiyor. Belki karşısındaki insanın zorlandığını düşünüyor ve ona destek olmayı amaçlıyor.
Ancak iyi niyet, her davranışı doğru hâle getirmez.
Bir insana yardım etmek isterken onu herkesin içinde işaret etmek, bedenindeki farklılığı yüksek sesle dile getirmek, onu başkalarının bakışları altında bırakmak ve kendisini toplumdan ayrı hissettirmek, yardım etmek midir?
Yoksa yardım adı altında bir insanın kalbini kırmak mıdır?
Düşünün; bir insanın yanında duruyorsunuz ve çevrenizdeki kişilere dönerek, “Şu garip, engelli kişiye yardım edin!” diyorsunuz. Belki elinizi uzatıyorsunuz ama aynı anda onun kişiliğini, mahremiyetini ve onurunu görmezden geliyorsunuz.
O insanın da bir adı var. Bir ailesi, hayalleri, sevinçleri, üzüntüleri, mesleği, yetenekleri ve hayata dair beklentileri var. O da sevilmek, anlaşılmak, saygı görmek ve kimseye muhtaç hissettirilmeden yaşayabilmek istiyor.
Neden bunları unutuyoruz?
İnsanları tarif ederken neden incitiyoruz?
Bir insana kilosuyla, boyuyla ya da dış görünüşüyle hitap etmek nasıl hoş karşılanmıyorsa, bir insanı yalnızca engellilik durumuyla tanımlamak da aynı hassasiyetle değerlendirilmelidir.
Üstelik “sakat”, “özürlü” veya “lal” gibi ifadeler, kullanıldıkları bağlama göre insanları incitebilir, küçümseyebilir ya da onları tek bir özelliklerine indirgeyebilir.
Bugün insan haklarına ve eşitliğe önem veren bir toplumda, “engelli birey” veya kişinin tercihine göre “engelli kişi” gibi ifadeleri kullanmak daha saygılı bir yaklaşımdır. Konuşma güçlüğü yaşayan bir insana “dilsiz” demek yerine, durumunu doğru ve incitmeyen bir dille ifade etmek gerekir. İşitme veya görme engeli bulunan insanları da yalnızca bu özellikleriyle anmak yerine, gerektiğinde durumlarını saygılı bir şekilde belirtmeliyiz.
Burada asıl mesele yalnızca hangi kelimeyi kullandığımız değildir. Asıl mesele, o kelimeyi söylerken karşımızdaki insanı nasıl gördüğümüzdür.
Çünkü bazen en ağır yarayı bir hakaret değil, sözde masum bir cümle açar.
Bazen bir bakış, bazen bir fısıltı, bazen de kalabalığın ortasında söylenen bir söz, insanın içinde uzun süre kapanmayan bir yara bırakabilir.
Yardım etmek mi, insanı mahcup etmek mi?
Yardım etmek, insanlığın en güzel davranışlarından biridir. Fakat yardımın da bir adabı, bir dili ve bir sınırı vardır.
Bir insanın tekerlekli sandalyesiyle kaldırımdan çıkamadığını gördünüz. Ne yaparsınız?
Önce yanına gidip, “Size yardımcı olabilir miyim?” diye sorarsınız.
Kabul ederse yardım edersiniz. İstemiyorsa kararına saygı gösterirsiniz.
Onun yerine karar vermezsiniz. Sandalyesini izinsiz hareket ettirmezsiniz. Koluna aniden girmezsiniz. Yapabileceği bir işi elinden almazsınız.
Çünkü yardım etmek, bir insanın iradesini elinden almak değildir.
Bir görme engelli bireyin karşıdan karşıya geçmekte zorlandığını gördünüz. Yanına giderek kendinizi tanıtabilir, yardım teklif edebilirsiniz. Yardımınızı kabul ederse nasıl destek olmanızı istediğini sorarsınız.
Bir işitme engelli insanla iletişim kurmanız gerektiğinde sabırlı davranır, anlaşılır bir iletişim yöntemi kullanırsınız. Onunla konuşurken yanındaki kişiye değil, doğrudan kendisine hitap edersiniz.
Bir konuşma güçlüğü yaşayan insanın cümlesini tamamlamaya çalışmadan, sözünü kesmeden ve acele ettirmeden dinlersiniz.
İşte gerçek yardım budur.
Yardım, insanı küçültmeden el uzatabilmektir. Merhamet, insanı acınacak biri gibi göstermek değil, onunla eşit bir insan olarak yan yana durabilmektir.
Acımak başka, saygı duymak başkadır
Toplumumuzda merhamet duygusu çok önemlidir. Fakat merhamet ile acıma duygusunu birbirine karıştırmamalıyız.
Bir insana sürekli “Yazık sana!” demek, onun adına üzülmek, onu kendi hayatını yönetemeyecek biri gibi görmek ve yaptığı her şeyi bir lütufmuş gibi değerlendirmek, o insana destek olmaktan çok zarar verebilir.
Engelli bireylerin hepsi aynı değildir. Her birinin farklı ihtiyaçları, yetenekleri, tercihleri ve yaşam koşulları vardır. Birinin desteğe ihtiyaç duyduğu bir konuda başka biri bağımsız hareket edebilir.
Engellilik, insanın bütün kimliğini açıklamaz.
Bir insanın tekerlekli sandalye kullanması onun düşüncelerini, zekâsını, sanatını, mesleğini veya hayallerini ortadan kaldırmaz. Bir insanın işitmemesi, konuşmaması ya da görmemesi onun toplumun dışında olduğu anlamına gelmez.
Şair şiir yazar, öğretmen ders anlatır, sanatçı eser üretir, sporcu mücadele eder, anne çocuğunu büyütür, baba ailesinin sorumluluğunu üstlenir. İnsanların hayatları, sahip oldukları veya yaşadıkları fiziksel farklılıklardan çok daha geniştir.
Peki, neden onları tanımaya çalışmadan önce bir sıfatla tanımlıyoruz?
Neden isimlerini öğrenmek yerine farklılıklarını konuşuyoruz?
Neden başarılarını görmek yerine ihtiyaçlarına odaklanıyoruz?
Bir insanı anlamak istiyorsak önce ona insan olarak bakmayı öğrenmeliyiz.
Asıl engel bazen bedenlerde değil, zihinlerdedir
Bir kaldırımın önüne yapılan yüksek bir basamak, tekerlekli sandalye kullanan bir insan için engel olabilir. Bir kamu binasında asansörün bulunmaması, bir kişinin hizmete erişmesini zorlaştırabilir. Bir tuvaletin kilitli tutulması, bir insanı en temel ihtiyacından mahrum bırakabilir.
Ama bir insanın karşısına dikilip onu aşağılayan bir dil kullanmak da başka bir engeldir.
Erişilebilir olmayan yollar, uygun düzenlenmemiş binalar, yetersiz işaretlemeler ve ayrımcı tutumlar, insanların günlük hayatını zorlaştırır.
Üstelik kimi zaman fiziksel engelleri aşmak mümkündür; fakat insanın kalbinde açılan yarayı onarmak daha uzun sürebilir.
Bir engelli bireyin yardım istemeye çekinmesinin nedeni her zaman yardıma ihtiyacı olmaması değildir. Bazen insanların kendisine nasıl bakacağından, nasıl konuşacağından, kendisini nasıl mahcup edeceğinden endişe eder.
Çünkü toplumda bazı insanlar yardım istemeyi bir hak olarak değil, bir mecburiyet veya mahcubiyet olarak görmeye başlamıştır.
Bunun sorumluluğunu yalnızca bireylere yükleyemeyiz. Hepimizin kullandığı dilin, davranışların, kamu kurumlarının ve toplumsal alışkanlıkların bu konuda payı vardır.
Bir toplumun gelişmişliği yalnızca yollarının, binalarının ve teknolojisinin gelişmesiyle ölçülmez. O toplumun, farklı ihtiyaçları olan insanlara nasıl davrandığıyla da ölçülür.
İyi niyet, yanlış davranışın mazereti olamaz
“Ben kötü niyetle söylemedim.”
“Ben sadece yardım etmek istedim.”
“Bizim zamanımızda böyle denirdi.”
Bu cümleleri sık sık duyuyoruz.
Elbette insanların niyetlerini anlamaya çalışmalıyız. Ancak karşımızdaki insanın incindiğini öğrendiğimizde kendimizi savunmak yerine davranışımızı gözden geçirmeliyiz.
Bir sözün incitici olduğunu bilmeden söylemiş olabiliriz. Önemli olan, uyarıldığımızda bunu dikkate alabilmektir.
Kimse kusursuz değildir. Hepimiz yanlış kelimeler kullanabilir, düşünmeden davranabiliriz. Fakat insanlık, yanlışta ısrar etmek değil, yanlışını fark edip düzeltebilmektir.
Bir insan size, “Bana böyle hitap edilmesinden hoşlanmıyorum.” diyorsa onu dinleyin.
“Sen yanlış anlıyorsun.” diyerek duygularını küçümsemeyin.
“Ben sana iyilik yapıyorum.” diyerek incitici davranışınızı haklı çıkarmaya çalışmayın.
Çünkü iyilik, karşıdaki insanın onurunu koruyamadığında amacından uzaklaşır.
Gerçekten yardım etmek istiyorsanız önce sorun, sonra dinleyin, ardından kişinin tercihine göre hareket edin.
Eşitlik, herkese aynı şeyi yapmak değil; ihtiyaçları gözetmektir
Engelli bireylerin toplumdaki varlığı bir lütuf değildir. Eğitim görmek, çalışmak, kültür ve sanat faaliyetlerine katılmak, toplu taşımayı kullanmak, sağlık hizmetlerine erişmek ve kamusal alanlarda özgürce bulunmak herkes gibi onların da hakkıdır.
Bir engelli bireyin bir binaya girebilmesi için birilerinin insafına kalmaması gerekir. Bir tuvaleti kullanabilmek için başkasına kendisini açıklamak zorunda bırakılmamalıdır. Bir etkinliğe katılabilmek için sürekli ayrıcalık talep etmek zorunda hissetmemelidir.
Gerekli düzenlemeler yapılmalı, erişilebilirlik sağlanmalı, bilgi ve iletişim imkânları geliştirilmelidir.
Bireysel yardım önemlidir; ancak asıl hedef, insanların mümkün olduğunca bağımsız ve eşit koşullarda yaşayabileceği bir toplum oluşturmaktır.
Bir insana her gün yardım etmek zorunda kalıyorsak bazen kendimize şu soruyu da sormalıyız: Acaba o insanın kendi başına hareket edebilmesi için gereken koşulları oluşturuyor muyuz?
Yoksa engelleri kaldırmak yerine, engellerin yarattığı sorunları geçici yardımlarla mı çözmeye çalışıyoruz?
İşte düşünmemiz gereken mesele budur.
Bir gün aynı hassasiyeti kendimiz için de bekleyebiliriz
Hayatın bize ne getireceğini bilemeyiz.
Bugün kolaylıkla yürüyen bir insan yarın bir kaza geçirebilir. Bugün rahatça gören, duyan veya konuşan bir insan zaman içinde farklı ihtiyaçlarla karşılaşabilir. Yaş ilerledikçe hepimizin yaşamında bazı değişiklikler meydana gelebilir.
Bu nedenle insanlara tepeden bakmak, onları farklılıkları nedeniyle küçümsemek ya da kendi imkânlarımızı bir üstünlük gibi görmek büyük bir yanılgıdır.
Hiç kimse insan olarak değerini bedeninin özelliklerinden almaz.
Hepimiz saygıyı hak ederiz. Hepimiz kırılabiliriz. Hepimizin anlaşılmaya, kabul görmeye ve gerektiğinde destek almaya ihtiyacı olabilir.
Ancak başkalarına saygı göstermek için bir gün aynı duruma gelmeyi beklememeliyiz.
İnsanlığın ölçüsü, başımıza aynı şeyin gelmesi değil; başkasının yaşadığı zorluğu anlayabilme çabamızdır.
Son söz: İnsana önce insan olduğu için değer verin
Buradan bütün okurlara, ailelere, eğitimcilere, kamu görevlilerine, sağlık çalışanlarına ve toplumun her kesimine sesleniyorum:
Gelin, kullandığımız kelimeleri yeniden düşünelim.
Bir insanı görünüşüyle, bedenindeki farklılıkla veya konuşma biçimiyle küçültmeyelim. Yardım ederken onu başkalarının önünde teşhir etmeyelim. İhtiyacını sormadan onun yerine karar vermeyelim. Başarısını küçümsemeyelim, bağımsızlığını elinden almayalım.
Bir insana yardım edecekseniz önce adını öğrenin. Onunla doğrudan konuşun. İzni olmadan bedenine, eşyasına veya hareket aracına müdahale etmeyin. Yardımınızı kabul etmediğinde bunu bir saygısızlık olarak görmeyin.
Ve en önemlisi, kimseyi acınacak bir insan olarak değil, hakları, duyguları ve tercihleri olan bir birey olarak görün.
Unutmayalım ki insanın onuru, başkasının merhametine bağlı değildir. Yardım etmek güzel bir davranıştır ama saygı bir zorunluluktur.
Bir insanı inciterek yapılan yardım, eksik bir iyiliktir. Bir insanı mahcup ederek gösterilen merhamet, gerçek merhamet değildir. Bir insanın farklılığını herkesin önünde dile getirerek ona destek olduğunu sanmak, bazen görünmeyen bir eziyete dönüşebilir.
Bizim ihtiyacımız olan şey, insanların bedenlerini değil, yüreklerini görebilmektir.
Birbirimize acımak yerine anlamayı, küçümsemek yerine saygı göstermeyi, etiketlemek yerine isimlerimizle hitap etmeyi öğrenmeliyiz.
Çünkü kimsenin seçmediği bir fiziksel farklılık, o insanın değerini azaltmaz. Bir insanın konuşamaması, onun söyleyecek sözü olmadığı anlamına gelmez. Görememesi, hayal kuramadığı anlamına gelmez. Yürüyememesi, hayata katılamayacağı anlamına gelmez.
Asıl mesele, bizim ne kadar görebildiğimizdir.
Gözümüzle gördüğümüz farklılıkları bir kenara bırakıp gönlümüzle insanı görebiliyor muyuz?
İşte bütün mesele burada!
Mahmut Çiçekdağı olarak inanıyorum ki insanlık, bir başkasını kendimizden aşağıda görmediğimiz gün büyüyecektir. Gerçek medeniyet, farklılıkları ortadan kaldırmaya çalışmakta değil, farklılıklarıyla birlikte her insanın eşit ve onurlu yaşayabildiği bir dünya kurmaktadır.
İnsanları sıfatlarıyla değil, isimleriyle çağırın. Engelleriyle değil, kişilikleriyle tanıyın. Yardım ederken ellerini tutun ama onurlarını incitmeyin. Çünkü insanlık, birine el uzatmak kadar o elin sahibine saygı gösterebilmektir.
Anasayfa
Yazarlar
Mahmut ÇİÇEKDAĞI - Şair,Yazar
Yazı Detayı
Bu yazı 365 kez okundu.
İNSANLARI ENGELLERİYLE DEĞİL, İNSANLIĞIYLA TANIYIN!
Yardım adı altında incitmek, merhamet değil; görünmeyen bir eziyettir
İnsan olmak, yalnızca iki ayağının üzerinde yürümek, konuşmak, görmek, duymak ya da hayatın bütün imkânlarından yararlanabilmek değildir. İnsan olmak; karşındaki insanın yüreğine dokunabilmek, onu incitmeden konuşabilmek, farklılıklarına saygı gösterebilmek ve en önemlisi, onun onurunu koruyabilmektir.
Ne yazık ki toplum olarak zaman zaman en büyük yanlışı, farkında olmadan yaptığımızı düşünüyoruz. Bir insanı dış görünüşüyle, beden yapısıyla, konuşmasıyla, yürüyüşüyle veya fiziksel özellikleriyle tanımlamaya kalkıyoruz. Normal şartlarda bir insana şişman, zayıf, uzun, kısa diye seslenmek, onun hoşuna gitmiyorsa bu sözlerden kaçınmamız gerektiğini biliyoruz. Çünkü bunun kırıcı olabileceğini düşünüyoruz.
Peki, aynı hassasiyeti engellilik durumuyla yaşayan insanlara neden göstermiyoruz?
Bir insanın bedenindeki farklılık, onun önüne bir etiket yapıştırmamız için yeterli midir? Bir insanın konuşamaması, duyamaması, görememesi ya da hareket etmekte güçlük çekmesi, ona istediğimiz sıfatı kullanma hakkını bize verir mi?
Elbette hayır!
Bir insana isim koymak kolay, gönlünü anlamak zordur
Sokakta, toplu taşımada, çarşıda, pazarda, okulda ya da bir kamu kurumunda bazen şu sözleri duyuyoruz:
“Şu engelliye yardım edin!”
“Şu sakata bir bakın!”
“Garip, zavallı, yazık!”
“Dilsizmiş, konuşamıyormuş!”
Bunları söyleyen insanların bir kısmı belki kötü niyet taşımıyor. Belki gerçekten yardım etmek istiyor. Belki karşısındaki insanın zorlandığını düşünüyor ve ona destek olmayı amaçlıyor.
Ancak iyi niyet, her davranışı doğru hâle getirmez.
Bir insana yardım etmek isterken onu herkesin içinde işaret etmek, bedenindeki farklılığı yüksek sesle dile getirmek, onu başkalarının bakışları altında bırakmak ve kendisini toplumdan ayrı hissettirmek, yardım etmek midir?
Yoksa yardım adı altında bir insanın kalbini kırmak mıdır?
Düşünün; bir insanın yanında duruyorsunuz ve çevrenizdeki kişilere dönerek, “Şu garip, engelli kişiye yardım edin!” diyorsunuz. Belki elinizi uzatıyorsunuz ama aynı anda onun kişiliğini, mahremiyetini ve onurunu görmezden geliyorsunuz.
O insanın da bir adı var. Bir ailesi, hayalleri, sevinçleri, üzüntüleri, mesleği, yetenekleri ve hayata dair beklentileri var. O da sevilmek, anlaşılmak, saygı görmek ve kimseye muhtaç hissettirilmeden yaşayabilmek istiyor.
Neden bunları unutuyoruz?
İnsanları tarif ederken neden incitiyoruz?
Bir insana kilosuyla, boyuyla ya da dış görünüşüyle hitap etmek nasıl hoş karşılanmıyorsa, bir insanı yalnızca engellilik durumuyla tanımlamak da aynı hassasiyetle değerlendirilmelidir.
Üstelik “sakat”, “özürlü” veya “lal” gibi ifadeler, kullanıldıkları bağlama göre insanları incitebilir, küçümseyebilir ya da onları tek bir özelliklerine indirgeyebilir.
Bugün insan haklarına ve eşitliğe önem veren bir toplumda, “engelli birey” veya kişinin tercihine göre “engelli kişi” gibi ifadeleri kullanmak daha saygılı bir yaklaşımdır. Konuşma güçlüğü yaşayan bir insana “dilsiz” demek yerine, durumunu doğru ve incitmeyen bir dille ifade etmek gerekir. İşitme veya görme engeli bulunan insanları da yalnızca bu özellikleriyle anmak yerine, gerektiğinde durumlarını saygılı bir şekilde belirtmeliyiz.
Burada asıl mesele yalnızca hangi kelimeyi kullandığımız değildir. Asıl mesele, o kelimeyi söylerken karşımızdaki insanı nasıl gördüğümüzdür.
Çünkü bazen en ağır yarayı bir hakaret değil, sözde masum bir cümle açar.
Bazen bir bakış, bazen bir fısıltı, bazen de kalabalığın ortasında söylenen bir söz, insanın içinde uzun süre kapanmayan bir yara bırakabilir.
Yardım etmek mi, insanı mahcup etmek mi?
Yardım etmek, insanlığın en güzel davranışlarından biridir. Fakat yardımın da bir adabı, bir dili ve bir sınırı vardır.
Bir insanın tekerlekli sandalyesiyle kaldırımdan çıkamadığını gördünüz. Ne yaparsınız?
Önce yanına gidip, “Size yardımcı olabilir miyim?” diye sorarsınız.
Kabul ederse yardım edersiniz. İstemiyorsa kararına saygı gösterirsiniz.
Onun yerine karar vermezsiniz. Sandalyesini izinsiz hareket ettirmezsiniz. Koluna aniden girmezsiniz. Yapabileceği bir işi elinden almazsınız.
Çünkü yardım etmek, bir insanın iradesini elinden almak değildir.
Bir görme engelli bireyin karşıdan karşıya geçmekte zorlandığını gördünüz. Yanına giderek kendinizi tanıtabilir, yardım teklif edebilirsiniz. Yardımınızı kabul ederse nasıl destek olmanızı istediğini sorarsınız.
Bir işitme engelli insanla iletişim kurmanız gerektiğinde sabırlı davranır, anlaşılır bir iletişim yöntemi kullanırsınız. Onunla konuşurken yanındaki kişiye değil, doğrudan kendisine hitap edersiniz.
Bir konuşma güçlüğü yaşayan insanın cümlesini tamamlamaya çalışmadan, sözünü kesmeden ve acele ettirmeden dinlersiniz.
İşte gerçek yardım budur.
Yardım, insanı küçültmeden el uzatabilmektir. Merhamet, insanı acınacak biri gibi göstermek değil, onunla eşit bir insan olarak yan yana durabilmektir.
Acımak başka, saygı duymak başkadır
Toplumumuzda merhamet duygusu çok önemlidir. Fakat merhamet ile acıma duygusunu birbirine karıştırmamalıyız.
Bir insana sürekli “Yazık sana!” demek, onun adına üzülmek, onu kendi hayatını yönetemeyecek biri gibi görmek ve yaptığı her şeyi bir lütufmuş gibi değerlendirmek, o insana destek olmaktan çok zarar verebilir.
Engelli bireylerin hepsi aynı değildir. Her birinin farklı ihtiyaçları, yetenekleri, tercihleri ve yaşam koşulları vardır. Birinin desteğe ihtiyaç duyduğu bir konuda başka biri bağımsız hareket edebilir.
Engellilik, insanın bütün kimliğini açıklamaz.
Bir insanın tekerlekli sandalye kullanması onun düşüncelerini, zekâsını, sanatını, mesleğini veya hayallerini ortadan kaldırmaz. Bir insanın işitmemesi, konuşmaması ya da görmemesi onun toplumun dışında olduğu anlamına gelmez.
Şair şiir yazar, öğretmen ders anlatır, sanatçı eser üretir, sporcu mücadele eder, anne çocuğunu büyütür, baba ailesinin sorumluluğunu üstlenir. İnsanların hayatları, sahip oldukları veya yaşadıkları fiziksel farklılıklardan çok daha geniştir.
Peki, neden onları tanımaya çalışmadan önce bir sıfatla tanımlıyoruz?
Neden isimlerini öğrenmek yerine farklılıklarını konuşuyoruz?
Neden başarılarını görmek yerine ihtiyaçlarına odaklanıyoruz?
Bir insanı anlamak istiyorsak önce ona insan olarak bakmayı öğrenmeliyiz.
Asıl engel bazen bedenlerde değil, zihinlerdedir
Bir kaldırımın önüne yapılan yüksek bir basamak, tekerlekli sandalye kullanan bir insan için engel olabilir. Bir kamu binasında asansörün bulunmaması, bir kişinin hizmete erişmesini zorlaştırabilir. Bir tuvaletin kilitli tutulması, bir insanı en temel ihtiyacından mahrum bırakabilir.
Ama bir insanın karşısına dikilip onu aşağılayan bir dil kullanmak da başka bir engeldir.
Erişilebilir olmayan yollar, uygun düzenlenmemiş binalar, yetersiz işaretlemeler ve ayrımcı tutumlar, insanların günlük hayatını zorlaştırır.
Üstelik kimi zaman fiziksel engelleri aşmak mümkündür; fakat insanın kalbinde açılan yarayı onarmak daha uzun sürebilir.
Bir engelli bireyin yardım istemeye çekinmesinin nedeni her zaman yardıma ihtiyacı olmaması değildir. Bazen insanların kendisine nasıl bakacağından, nasıl konuşacağından, kendisini nasıl mahcup edeceğinden endişe eder.
Çünkü toplumda bazı insanlar yardım istemeyi bir hak olarak değil, bir mecburiyet veya mahcubiyet olarak görmeye başlamıştır.
Bunun sorumluluğunu yalnızca bireylere yükleyemeyiz. Hepimizin kullandığı dilin, davranışların, kamu kurumlarının ve toplumsal alışkanlıkların bu konuda payı vardır.
Bir toplumun gelişmişliği yalnızca yollarının, binalarının ve teknolojisinin gelişmesiyle ölçülmez. O toplumun, farklı ihtiyaçları olan insanlara nasıl davrandığıyla da ölçülür.
İyi niyet, yanlış davranışın mazereti olamaz
“Ben kötü niyetle söylemedim.”
“Ben sadece yardım etmek istedim.”
“Bizim zamanımızda böyle denirdi.”
Bu cümleleri sık sık duyuyoruz.
Elbette insanların niyetlerini anlamaya çalışmalıyız. Ancak karşımızdaki insanın incindiğini öğrendiğimizde kendimizi savunmak yerine davranışımızı gözden geçirmeliyiz.
Bir sözün incitici olduğunu bilmeden söylemiş olabiliriz. Önemli olan, uyarıldığımızda bunu dikkate alabilmektir.
Kimse kusursuz değildir. Hepimiz yanlış kelimeler kullanabilir, düşünmeden davranabiliriz. Fakat insanlık, yanlışta ısrar etmek değil, yanlışını fark edip düzeltebilmektir.
Bir insan size, “Bana böyle hitap edilmesinden hoşlanmıyorum.” diyorsa onu dinleyin.
“Sen yanlış anlıyorsun.” diyerek duygularını küçümsemeyin.
“Ben sana iyilik yapıyorum.” diyerek incitici davranışınızı haklı çıkarmaya çalışmayın.
Çünkü iyilik, karşıdaki insanın onurunu koruyamadığında amacından uzaklaşır.
Gerçekten yardım etmek istiyorsanız önce sorun, sonra dinleyin, ardından kişinin tercihine göre hareket edin.
Eşitlik, herkese aynı şeyi yapmak değil; ihtiyaçları gözetmektir
Engelli bireylerin toplumdaki varlığı bir lütuf değildir. Eğitim görmek, çalışmak, kültür ve sanat faaliyetlerine katılmak, toplu taşımayı kullanmak, sağlık hizmetlerine erişmek ve kamusal alanlarda özgürce bulunmak herkes gibi onların da hakkıdır.
Bir engelli bireyin bir binaya girebilmesi için birilerinin insafına kalmaması gerekir. Bir tuvaleti kullanabilmek için başkasına kendisini açıklamak zorunda bırakılmamalıdır. Bir etkinliğe katılabilmek için sürekli ayrıcalık talep etmek zorunda hissetmemelidir.
Gerekli düzenlemeler yapılmalı, erişilebilirlik sağlanmalı, bilgi ve iletişim imkânları geliştirilmelidir.
Bireysel yardım önemlidir; ancak asıl hedef, insanların mümkün olduğunca bağımsız ve eşit koşullarda yaşayabileceği bir toplum oluşturmaktır.
Bir insana her gün yardım etmek zorunda kalıyorsak bazen kendimize şu soruyu da sormalıyız: Acaba o insanın kendi başına hareket edebilmesi için gereken koşulları oluşturuyor muyuz?
Yoksa engelleri kaldırmak yerine, engellerin yarattığı sorunları geçici yardımlarla mı çözmeye çalışıyoruz?
İşte düşünmemiz gereken mesele budur.
Bir gün aynı hassasiyeti kendimiz için de bekleyebiliriz
Hayatın bize ne getireceğini bilemeyiz.
Bugün kolaylıkla yürüyen bir insan yarın bir kaza geçirebilir. Bugün rahatça gören, duyan veya konuşan bir insan zaman içinde farklı ihtiyaçlarla karşılaşabilir. Yaş ilerledikçe hepimizin yaşamında bazı değişiklikler meydana gelebilir.
Bu nedenle insanlara tepeden bakmak, onları farklılıkları nedeniyle küçümsemek ya da kendi imkânlarımızı bir üstünlük gibi görmek büyük bir yanılgıdır.
Hiç kimse insan olarak değerini bedeninin özelliklerinden almaz.
Hepimiz saygıyı hak ederiz. Hepimiz kırılabiliriz. Hepimizin anlaşılmaya, kabul görmeye ve gerektiğinde destek almaya ihtiyacı olabilir.
Ancak başkalarına saygı göstermek için bir gün aynı duruma gelmeyi beklememeliyiz.
İnsanlığın ölçüsü, başımıza aynı şeyin gelmesi değil; başkasının yaşadığı zorluğu anlayabilme çabamızdır.
Son söz: İnsana önce insan olduğu için değer verin
Buradan bütün okurlara, ailelere, eğitimcilere, kamu görevlilerine, sağlık çalışanlarına ve toplumun her kesimine sesleniyorum:
Gelin, kullandığımız kelimeleri yeniden düşünelim.
Bir insanı görünüşüyle, bedenindeki farklılıkla veya konuşma biçimiyle küçültmeyelim. Yardım ederken onu başkalarının önünde teşhir etmeyelim. İhtiyacını sormadan onun yerine karar vermeyelim. Başarısını küçümsemeyelim, bağımsızlığını elinden almayalım.
Bir insana yardım edecekseniz önce adını öğrenin. Onunla doğrudan konuşun. İzni olmadan bedenine, eşyasına veya hareket aracına müdahale etmeyin. Yardımınızı kabul etmediğinde bunu bir saygısızlık olarak görmeyin.
Ve en önemlisi, kimseyi acınacak bir insan olarak değil, hakları, duyguları ve tercihleri olan bir birey olarak görün.
Unutmayalım ki insanın onuru, başkasının merhametine bağlı değildir. Yardım etmek güzel bir davranıştır ama saygı bir zorunluluktur.
Bir insanı inciterek yapılan yardım, eksik bir iyiliktir. Bir insanı mahcup ederek gösterilen merhamet, gerçek merhamet değildir. Bir insanın farklılığını herkesin önünde dile getirerek ona destek olduğunu sanmak, bazen görünmeyen bir eziyete dönüşebilir.
Bizim ihtiyacımız olan şey, insanların bedenlerini değil, yüreklerini görebilmektir.
Birbirimize acımak yerine anlamayı, küçümsemek yerine saygı göstermeyi, etiketlemek yerine isimlerimizle hitap etmeyi öğrenmeliyiz.
Çünkü kimsenin seçmediği bir fiziksel farklılık, o insanın değerini azaltmaz. Bir insanın konuşamaması, onun söyleyecek sözü olmadığı anlamına gelmez. Görememesi, hayal kuramadığı anlamına gelmez. Yürüyememesi, hayata katılamayacağı anlamına gelmez.
Asıl mesele, bizim ne kadar görebildiğimizdir.
Gözümüzle gördüğümüz farklılıkları bir kenara bırakıp gönlümüzle insanı görebiliyor muyuz?
İşte bütün mesele burada!
Mahmut Çiçekdağı olarak inanıyorum ki insanlık, bir başkasını kendimizden aşağıda görmediğimiz gün büyüyecektir. Gerçek medeniyet, farklılıkları ortadan kaldırmaya çalışmakta değil, farklılıklarıyla birlikte her insanın eşit ve onurlu yaşayabildiği bir dünya kurmaktadır.
İnsanları sıfatlarıyla değil, isimleriyle çağırın. Engelleriyle değil, kişilikleriyle tanıyın. Yardım ederken ellerini tutun ama onurlarını incitmeyin. Çünkü insanlık, birine el uzatmak kadar o elin sahibine saygı gösterebilmektir.
Mahmut ÇİÇEKDAĞI
Ekleme
Tarihi: 26 Ekim 2026 -Pazartesi
İNSANLARI ENGELLERİYLE DEĞİL, İNSANLIĞIYLA TANIYIN!
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.