Zeynep DERELİ -  Sosyolog/Aile Danışmanı
Köşe Yazarı
Zeynep DERELİ - Sosyolog/Aile Danışmanı
 

Dijitalleşme ve sosyal medya kullanımının yaygınlaşması, gençlerin ilişki kurma biçimlerini nasıl etkiliyor?

Dijital çağın gençlere sunduğu en büyük yanılsamalardan biri, erişebildiği her şeyi tanıdığını düşünmesidir. Oysa görmek, bilmek değildir; tanışmak da tanımak değildir. Bugün birçok genç, bir insanın paylaşımlarına, yaşam tarzına ve dijital kimliğine bakarak onun hakkında güçlü kanaatler oluşturabiliyor. Ancak son yıllarda yaşanan birçok olay bize gösteriyor ki, ekran karşısında kurulan izlenim ile gerçek kişilik arasında ciddi farklar olabiliyor. Haberlerde sıkça karşılaştığımız mağduriyetler, şiddet vakaları ve trajik sonuçlar da bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Ancak mesele yalnızca ilişkilerle sınırlı değil. Sosyal medya gençlere sürekli olarak daha fazlasını vaat ediyor; daha hızlı başarıyı, daha kusursuz ilişkileri, daha büyük hayatları… Bu durum özellikle ergenlik ve genç yetişkinlik döneminde, henüz kimlik gelişimi devam eden bireylerde yoğun bir yetişme kaygısı oluşturabiliyor. Sabırla inşa edilmesi gereken süreçler, hızla tüketilen hedeflere dönüşebiliyor. Bu nedenle günümüz gençlerinin karşı karşıya olduğu temel risklerden biri bilgi eksikliği değil, gerçeklik ile görüntü arasındaki mesafenin giderek büyümesidir. Çünkü dijital dünyada her şey görünür hale gelirken karakter, güven, vicdan ve sağduyu hâlâ zaman isteyen değerler olmaya devam ediyor. Teknoloji insanlara birbirine ulaşmanın yollarını öğretti. Ancak insanı anlamanın, güvenmenin ve sağlıklı bağlar kurmanın hâlâ bir algoritması yok. Çünkü hayat ekranda gördüğümüz kadar basit, insan ise profiline sığdırabileceği kadar yüzeysel değildir. Son dönemde danışanlarınızın en sık dile getirdiği ilişki problemi nedir? Bunun arkasında hangi toplumsal değişimler yatıyor? Son dönemde danışanlarımın en sık dile getirdiği sorun, ilişkilerde yaşanan duygusal belirsizlik. İnsanlar bir ilişki yaşıyor gibi hissediyor ancak o ilişkinin içinde kendilerini güvende hissedemiyorlar. İletişim var ama netlik yok. Yakınlık var ama sorumluluk yok. Birliktelik var ama aidiyet hissi eksik. Bunun arkasında yalnızca bireysel tercihler değil, çağın ruhu da var. Hızlı tüketmeye alışan bir toplumda ilişkiler de bundan payını alıyor. İnsanlar artık bir insanı tanımaktan çok, onun kendilerinde bıraktığı hisse odaklanıyor. Bir sorun çıktığında çözmeye çalışmak yerine uzaklaşmak daha kolay geliyor. Çünkü sabır, emek ve bağlılık gibi kavramlar giderek daha az görünür hale geliyor. Oysa ilişki dediğimiz şey, kusursuz iki insanın karşılaşması değil; kusurlarıyla kalabilmeyi öğrenen iki insanın yol arkadaşlığıdır. Bugün birçok insan yalnızlıktan değil, ait olamama hissinden yoruluyor. Çünkü insanın kalbi, misafir gibi ağırlandığı yerde değil; ev gibi hissedebildiği yerde dinlenir. Günümüzde aile içi iletişimde en çok hangi hatalar yapılıyor ve bunlar çocuklar ile ergenleri nasıl etkiliyor? Aile içi iletişimde sık yapılan hatalardan biri, çocukların duygu ve ihtiyaçlarını anlamadan yargılayıcı davranmaktır. Özellikle dikkat eksikliği veya öğrenme güçlüğü gibi durumların “isteksizlik” ya da “tembellik” olarak görülmesi, çocukların benlik algısını olumsuz etkileyebilir. Çocuklardan sürekli yüksek başarı beklemek ve onları başkalarıyla kıyaslamak da önemli bir sorundur. Aşırı planlanmış programlar stresi artırır, motivasyonu azaltır ve zamanla tükenmişliğe yol açabilir. Oysa sağlıklı gelişim için oyun, dinlenme ve ilgi alanlarına zaman ayrılması gerekir. Aile, öğretmen ve öğrenci arasındaki iş birliği, öğrenme güçlüklerinin erken fark edilmesini ve gerekli desteğin zamanında sağlanmasını kolaylaştırır. Bu yaklaşım, çocuğun akademik başarısını ve sosyal uyumunu destekler. Kendini anlaşılmamış hisseden çocuklar ve ergenler zamanla sosyal ilişkilerden uzaklaşabilir, iletişim kurmaktan kaçınabilir veya öfkeli davranışlar gösterebilir. Sürekli eleştirilen bireylerde ise yetersizlik duygusu ve özgüven sorunları daha sık görülür. Sağlıklı aile ilişkilerinin temelinde empati, dinleme ve destekleyici iletişim vardır. Çocukların kendilerini güvende ve değerli hissetmeleri, gelişimleri açısından büyük önem taşır. Ailelere önerim, çocuklarının bireysel özelliklerini dikkate alan sabırlı bir yaklaşım benimsemeleridir. Her çocuğun gelişim hızı ve ihtiyaçları farklıdır. Doğru rehberlik ve destekle çocuklar potansiyellerini ortaya çıkarabilir. Bir çocuğun gelişimi, zamanla dolan bir kitaba benzer. Her deneyim ve destekleyici söz bu hikâyeye yeni bir anlam katar. Doğru rehberlikle çocuk, kendi yaşam öyküsünü güvenle yazabilir. “Toksik ilişki” kavramı günümüzde sıkça kullanılıyor. Peki, toksik davranışlarla ilişkilerdeki doğal anlaşmazlıkları nasıl ayırt edebiliriz? Her tartışma veya fikir ayrılığı bir ilişkiyi toksik yapmaz; farklı geçmişlere ve ihtiyaçlara sahip insanların olduğu ilişkilerde çatışmalar yaşanması doğaldır. Bir ilişkiyi toksik yapan, sorunların varlığı değil, süreklilik kazanması ve kişi üzerinde olumsuz etkiler bırakmasıdır. Kişi sürekli değersiz hissediyor, kendini ifade edemiyor, davranışlarını açıklamak zorunda kalıyor veya ihtiyaçlarını sürekli erteliyorsa sağlıksız bir ilişki örüntüsünden söz edilebilir. Buna dijital kontrol davranışları örnek verilebilir. Sürekli konum istemek, çevrimiçi durumu takip etmek, sosyal medya hesaplarını denetlemek ya da görüşülen kişileri sorgulamak çoğu zaman “ilgi” olarak görülse de sınırları ihlal edip kaygı yaratıyorsa sağlıklı sınırların dışına çıkılmış olabilir. Sağlıklı ilişkilerde de kırgınlıklar ve zor dönemler yaşanır; ancak taraflar duygularını ifade edebilir, sorunları konuşabilir ve sınırlarına saygı gösterebilir. İletişimin olmadığı, ihtiyaçların dile getirilmediği ve sorunların sürekli ertelendiği ilişkilerde ise kişiler zamanla birbirinden ve kendi benliklerinden uzaklaşabilir. Eğer bir ilişkide sürekli baskı, korku, suçluluk, kontrol edilme hissi veya duygusal tükenmişlik yaşanıyorsa dikkat edilmesi gereken sevginin varlığı değil, ilişkinin işleyişidir. Sağlıklı bir ilişki insanı küçültmez; aksine kişinin kendisini daha yakın hissetmesini sağlar. Sonuç olarak, bir ilişkinin sağlıklı olup olmadığını anlamak için yalnızca duygulara değil, ilişkinin kişiye nasıl hissettirdiğine ve günlük yaşamı nasıl etkilediğine de bakmak gerekir. Saygı, güven ve açık iletişim, sürdürülebilir ilişkilerin temel unsurlarıdır. Son yıllarda ruh sağlığı konusunda farkındalık artsa da terapiye yönelik önyargılar devam ediyor. İnsanların terapiye başvurmasını en çok hangi yanlış inanışlar engelliyor? İnsanları terapiye gitmekten alıkoyan şey çoğu zaman yaşadıkları sorunlar değil, zihinlerinde kurdukları görünmez yargı mahkemeleridir. Birçok kişi terapiyi hâlâ yalnızca ciddi psikolojik rahatsızlıklarla ilişkilendiriyor. Oysa terapi, insanın kendi iç dünyasının yönetim kuruluyla aynı masaya oturması gibidir; düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını daha bilinçli yönetmesine yardımcı olan profesyonel bir gelişim sürecidir. Bir diğer yaygın inanış ise güçlü insanların yardım istememesi gerektiğidir. Oysa insan zihni sınırsız kapasiteye sahip bir sistem olsa da en değerli liderler bile zaman zaman dışarıdan stratejik danışmanlık alır. Duygularını yok saymak güç göstergesi değildir; gerçek güç, kişinin kendi iç sesini duyabilecek olgunluğa ve gerektiğinde destek isteyebilecek özgüvene sahip olmasıdır. Yardım istemek zayıflık değil, kendine yatırım yapabilen insanların tercihidir. Ayrıca birçok kişi iş, aile ve sorumluluklar arasında kendi ruhsal ihtiyaçlarını sürekli erteliyor. Ancak ertelenen duygular kaybolmaz; onlar, cevaplanmamış mesajlar gibi zihnin arka planında birikmeye devam eder. İnsan bazen fark etmeden kendi içinde taşıdığı yüklerin yönettiği bir hayata sürüklenebilir. Zamanında anlaşılmayan kırgınlıklar, ifade edilmeyen kaygılar ve bastırılan ihtiyaçlar, ilerleyen süreçte ilişkilerden karar alma mekanizmalarına kadar birçok alanı etkileyebilir. Terapi, insanın kendi yaşamına daha yüksek bir perspektiften bakmasını sağlayan profesyonel bir farkındalık alanıdır. Çünkü çoğu zaman insanın en büyük kör noktası yine kendisidir. Nasıl başarılı bir yönetici şirketini düzenli olarak analiz ediyorsa, kişi de terapi sayesinde düşünce alışkanlıklarını, duygusal tepkilerini ve ilişki örüntülerini daha net görebilir. İnsanları şaşkınlığa uğratan asıl gerçek şudur: Hayatı değiştiren büyük dönüşümler çoğu zaman dış koşullar değiştiğinde değil, insan kendisini ilk kez gerçekten anlamaya başladığında ortaya çıkar. Sosyolog, Aile Danışmanı ve Terapist Zeynep Dereli
Ekleme Tarihi: 22 Haziran 2026 -Pazartesi

Dijitalleşme ve sosyal medya kullanımının yaygınlaşması, gençlerin ilişki kurma biçimlerini nasıl etkiliyor?

Dijital çağın gençlere sunduğu en büyük yanılsamalardan biri, erişebildiği her şeyi tanıdığını düşünmesidir. Oysa görmek, bilmek değildir; tanışmak da tanımak değildir.

Bugün birçok genç, bir insanın paylaşımlarına, yaşam tarzına ve dijital kimliğine bakarak onun hakkında güçlü kanaatler oluşturabiliyor. Ancak son yıllarda yaşanan birçok olay bize gösteriyor ki, ekran karşısında kurulan izlenim ile gerçek kişilik arasında ciddi farklar olabiliyor. Haberlerde sıkça karşılaştığımız mağduriyetler, şiddet vakaları ve trajik sonuçlar da bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.

Ancak mesele yalnızca ilişkilerle sınırlı değil. Sosyal medya gençlere sürekli olarak daha fazlasını vaat ediyor; daha hızlı başarıyı, daha kusursuz ilişkileri, daha büyük hayatları… Bu durum özellikle ergenlik ve genç yetişkinlik döneminde, henüz kimlik gelişimi devam eden bireylerde yoğun bir yetişme kaygısı oluşturabiliyor. Sabırla inşa edilmesi gereken süreçler, hızla tüketilen hedeflere dönüşebiliyor.

Bu nedenle günümüz gençlerinin karşı karşıya olduğu temel risklerden biri bilgi eksikliği değil, gerçeklik ile görüntü arasındaki mesafenin giderek büyümesidir. Çünkü dijital dünyada her şey görünür hale gelirken karakter, güven, vicdan ve sağduyu hâlâ zaman isteyen değerler olmaya devam ediyor.

Teknoloji insanlara birbirine ulaşmanın yollarını öğretti. Ancak insanı anlamanın, güvenmenin ve sağlıklı bağlar kurmanın hâlâ bir algoritması yok. Çünkü hayat ekranda gördüğümüz kadar basit, insan ise profiline sığdırabileceği kadar yüzeysel değildir.

Son dönemde danışanlarınızın en sık dile getirdiği ilişki problemi nedir? Bunun arkasında hangi toplumsal değişimler yatıyor?

Son dönemde danışanlarımın en sık dile getirdiği sorun, ilişkilerde yaşanan duygusal belirsizlik. İnsanlar bir ilişki yaşıyor gibi hissediyor ancak o ilişkinin içinde kendilerini güvende hissedemiyorlar. İletişim var ama netlik yok. Yakınlık var ama sorumluluk yok. Birliktelik var ama aidiyet hissi eksik.

Bunun arkasında yalnızca bireysel tercihler değil, çağın ruhu da var. Hızlı tüketmeye alışan bir toplumda ilişkiler de bundan payını alıyor. İnsanlar artık bir insanı tanımaktan çok, onun kendilerinde bıraktığı hisse odaklanıyor. Bir sorun çıktığında çözmeye çalışmak yerine uzaklaşmak daha kolay geliyor. Çünkü sabır, emek ve bağlılık gibi kavramlar giderek daha az görünür hale geliyor.

Oysa ilişki dediğimiz şey, kusursuz iki insanın karşılaşması değil; kusurlarıyla kalabilmeyi öğrenen iki insanın yol arkadaşlığıdır. Bugün birçok insan yalnızlıktan değil, ait olamama hissinden yoruluyor. Çünkü insanın kalbi, misafir gibi ağırlandığı yerde değil; ev gibi hissedebildiği yerde dinlenir.

Günümüzde aile içi iletişimde en çok hangi hatalar yapılıyor ve bunlar çocuklar ile ergenleri nasıl etkiliyor?

Aile içi iletişimde sık yapılan hatalardan biri, çocukların duygu ve ihtiyaçlarını anlamadan yargılayıcı davranmaktır. Özellikle dikkat eksikliği veya öğrenme güçlüğü gibi durumların “isteksizlik” ya da “tembellik” olarak görülmesi, çocukların benlik algısını olumsuz etkileyebilir.

Çocuklardan sürekli yüksek başarı beklemek ve onları başkalarıyla kıyaslamak da önemli bir sorundur. Aşırı planlanmış programlar stresi artırır, motivasyonu azaltır ve zamanla tükenmişliğe yol açabilir. Oysa sağlıklı gelişim için oyun, dinlenme ve ilgi alanlarına zaman ayrılması gerekir.

Aile, öğretmen ve öğrenci arasındaki iş birliği, öğrenme güçlüklerinin erken fark edilmesini ve gerekli desteğin zamanında sağlanmasını kolaylaştırır. Bu yaklaşım, çocuğun akademik başarısını ve sosyal uyumunu destekler.

Kendini anlaşılmamış hisseden çocuklar ve ergenler zamanla sosyal ilişkilerden uzaklaşabilir, iletişim kurmaktan kaçınabilir veya öfkeli davranışlar gösterebilir. Sürekli eleştirilen bireylerde ise yetersizlik duygusu ve özgüven sorunları daha sık görülür.

Sağlıklı aile ilişkilerinin temelinde empati, dinleme ve destekleyici iletişim vardır. Çocukların kendilerini güvende ve değerli hissetmeleri, gelişimleri açısından büyük önem taşır.

Ailelere önerim, çocuklarının bireysel özelliklerini dikkate alan sabırlı bir yaklaşım benimsemeleridir. Her çocuğun gelişim hızı ve ihtiyaçları farklıdır. Doğru rehberlik ve destekle çocuklar potansiyellerini ortaya çıkarabilir.

Bir çocuğun gelişimi, zamanla dolan bir kitaba benzer. Her deneyim ve destekleyici söz bu hikâyeye yeni bir anlam katar. Doğru rehberlikle çocuk, kendi yaşam öyküsünü güvenle yazabilir.

“Toksik ilişki” kavramı günümüzde sıkça kullanılıyor. Peki, toksik davranışlarla ilişkilerdeki doğal anlaşmazlıkları nasıl ayırt edebiliriz?

Her tartışma veya fikir ayrılığı bir ilişkiyi toksik yapmaz; farklı geçmişlere ve ihtiyaçlara sahip insanların olduğu ilişkilerde çatışmalar yaşanması doğaldır.

Bir ilişkiyi toksik yapan, sorunların varlığı değil, süreklilik kazanması ve kişi üzerinde olumsuz etkiler bırakmasıdır. Kişi sürekli değersiz hissediyor, kendini ifade edemiyor, davranışlarını açıklamak zorunda kalıyor veya ihtiyaçlarını sürekli erteliyorsa sağlıksız bir ilişki örüntüsünden söz edilebilir.

Buna dijital kontrol davranışları örnek verilebilir. Sürekli konum istemek, çevrimiçi durumu takip etmek, sosyal medya hesaplarını denetlemek ya da görüşülen kişileri sorgulamak çoğu zaman “ilgi” olarak görülse de sınırları ihlal edip kaygı yaratıyorsa sağlıklı sınırların dışına çıkılmış olabilir.

Sağlıklı ilişkilerde de kırgınlıklar ve zor dönemler yaşanır; ancak taraflar duygularını ifade edebilir, sorunları konuşabilir ve sınırlarına saygı gösterebilir. İletişimin olmadığı, ihtiyaçların dile getirilmediği ve sorunların sürekli ertelendiği ilişkilerde ise kişiler zamanla birbirinden ve kendi benliklerinden uzaklaşabilir.

Eğer bir ilişkide sürekli baskı, korku, suçluluk, kontrol edilme hissi veya duygusal tükenmişlik yaşanıyorsa dikkat edilmesi gereken sevginin varlığı değil, ilişkinin işleyişidir. Sağlıklı bir ilişki insanı küçültmez; aksine kişinin kendisini daha yakın hissetmesini sağlar.

Sonuç olarak, bir ilişkinin sağlıklı olup olmadığını anlamak için yalnızca duygulara değil, ilişkinin kişiye nasıl hissettirdiğine ve günlük yaşamı nasıl etkilediğine de bakmak gerekir. Saygı, güven ve açık iletişim, sürdürülebilir ilişkilerin temel unsurlarıdır.

Son yıllarda ruh sağlığı konusunda farkındalık artsa da terapiye yönelik önyargılar devam ediyor. İnsanların terapiye başvurmasını en çok hangi yanlış inanışlar engelliyor?

İnsanları terapiye gitmekten alıkoyan şey çoğu zaman yaşadıkları sorunlar değil, zihinlerinde kurdukları görünmez yargı mahkemeleridir. Birçok kişi terapiyi hâlâ yalnızca ciddi psikolojik rahatsızlıklarla ilişkilendiriyor. Oysa terapi, insanın kendi iç dünyasının yönetim kuruluyla aynı masaya oturması gibidir; düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını daha bilinçli yönetmesine yardımcı olan profesyonel bir gelişim sürecidir.

Bir diğer yaygın inanış ise güçlü insanların yardım istememesi gerektiğidir. Oysa insan zihni sınırsız kapasiteye sahip bir sistem olsa da en değerli liderler bile zaman zaman dışarıdan stratejik danışmanlık alır. Duygularını yok saymak güç göstergesi değildir; gerçek güç, kişinin kendi iç sesini duyabilecek olgunluğa ve gerektiğinde destek isteyebilecek özgüvene sahip olmasıdır. Yardım istemek zayıflık değil, kendine yatırım yapabilen insanların tercihidir.

Ayrıca birçok kişi iş, aile ve sorumluluklar arasında kendi ruhsal ihtiyaçlarını sürekli erteliyor. Ancak ertelenen duygular kaybolmaz; onlar, cevaplanmamış mesajlar gibi zihnin arka planında birikmeye devam eder. İnsan bazen fark etmeden kendi içinde taşıdığı yüklerin yönettiği bir hayata sürüklenebilir. Zamanında anlaşılmayan kırgınlıklar, ifade edilmeyen kaygılar ve bastırılan ihtiyaçlar, ilerleyen süreçte ilişkilerden karar alma mekanizmalarına kadar birçok alanı etkileyebilir.

Terapi, insanın kendi yaşamına daha yüksek bir perspektiften bakmasını sağlayan profesyonel bir farkındalık alanıdır. Çünkü çoğu zaman insanın en büyük kör noktası yine kendisidir. Nasıl başarılı bir yönetici şirketini düzenli olarak analiz ediyorsa, kişi de terapi sayesinde düşünce alışkanlıklarını, duygusal tepkilerini ve ilişki örüntülerini daha net görebilir. İnsanları şaşkınlığa uğratan asıl gerçek şudur: Hayatı değiştiren büyük dönüşümler çoğu zaman dış koşullar değiştiğinde değil, insan kendisini ilk kez gerçekten anlamaya başladığında ortaya çıkar.

Sosyolog, Aile Danışmanı ve Terapist Zeynep Dereli

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve seckinhabertv.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
dini chat giftcardmall/mygift bets10.buzz taraftarium24 taraftarium24 islami chat islami sohbetler