Özveri…
Kulağa güzel gelir, değil mi?
Birini düşünmek, onun için çabalamak, elinden gelenin fazlasını yapmak.
Ama özverinin görünmeyen bir tarafı vardır:
İnsan, bir yerden sonra kendinden çalmaya başlar.
Özveriyi genelde güçlü görünen insanlar yapar.
Dirençli, sabırlı, “hallederim” diyen insanlar…
Oysa bu cümlelerin altında çoğu zaman sessiz bir yorgunluk saklıdır.
Çünkü sürekli başkalarına iyi gelmeye çalışan kişi, kendi içinde yavaş yavaş tükenir.
Bu şehirde de böyledir, bir köyde de, bir kasabada da.
Özverinin maddi güçle ilgisi yoktur;
çünkü özveri, ruhun sorumluluk biçimidir, cüzdanın değil.
Bir anne sabahın beşinde kalkıp çocuğuna kahvaltı hazırlar, sonra işe gider,
akşam herkes uyuduktan sonra sessizce ağlar.
Bir öğretmen, öğrencileri için kendi ailesine ayıracağı zamanı harcar.
Bir çalışan, iş yerinde herkesi memnun etmek için kendini unutur.
Bir eş, “idare ederim” diyerek yıllarca kendi duygularını bastırır.
İşte bunların hepsi, adanmış hayatlardandır.
Ama adanmışlıkla tükenmişlik arasındaki çizgi çok incedir.
Bir noktadan sonra insan fark etmeden “yaşamak” yerine “idare etmek” moduna geçer.
Özveri, sevginin değil; suistimal edilen sabrın adı olur.
Ve kişi farkında olmadan, başkalarının mutluluğunu taşırken kendi yaşamını eritir.
Terapide sık duyduğum cümlelerden biridir:
“Ben kimseye yük olmayayım diye sustum.”
Oysa duygusal denge, sadece susarak kurulmaz.
Sürekli alttan almak, sürekli anlayış göstermek, sürekli hoşgörülü olmak…
Bunlar dışarıdan olgunluk gibi görünür ama içeride bastırılmış öfke ve değersizlik duygusunu büyütür.
Çünkü insan, sınırını koruyamadığında ruhunda sessiz bir yara açılır.
Ve bu yara, zamanla “benim kimseye ihtiyacım yok” zırhına dönüşür.
Özverili insanlar genellikle empatik, vicdanlı, sorumluluk sahibi kişilerdir.
Ama unuttukları bir şey vardır:
İyi insan olmak, kendini yok saymak anlamına gelmez.
Her fedakârlık sevgi değildir.
Bazen sadece sevilmeme korkusunun kamuflajıdır.
Ve kişi bunu fark ettiğinde, yıllardır kendini iyilikle tükettiğini görür.

Özverinin uzun vadede bıraktığı etki, ruhsal tükenmişliktir.
İçten içe kırgınlık, duygusal boşluk ve “benim için kimse yok” hissi.
Çünkü sürekli vermek, bir noktadan sonra alışkanlık değil; duygusal görev haline gelir.
Kişi artık kendi rızasıyla değil, zorunlulukla verir.
Ve o anda özveri, sevgiden çıkıp kendini yok sayma biçimine dönüşür.
Gerçek terapi, bu farkındalıkla başlar.
Çünkü iyileşmek, artık vermemeyi değil — kendine de vermeyi öğrenmektir.
Bir insan kendi sınırını koruyabildiğinde, özveri artık bir yük olmaktan çıkar; bilge bir dengeye dönüşür.
Ve ben hep derim ki:
Bazı insanlar kendilerini kaybederek sevmiştir,
ama kendine döndüğünde ilk kez gerçekten yaşamaya başlar.
Zeynep DERELİ-Sosyolog / Aile danışmanı