Bu ülkede yaşayıp da Nazım Hikmet ismiyle bir şekilde, olumlu ya da olumsuz tanışmayan yoktur diye düşünüyorum. O; yazılarıyla, özellikle de şiirleriyle buluşan insanları derinden etkilemiş, olumsuz düşünceleri olumluya çevirebilmiş güçlü bir şairdir.
Çünkü o, hep insan demiştir. Haksızlığa karşı hakkı savunmuş, emeğin yanında durmuş, ezenlerin karşısında yer almış; eşitlik ve özgürlük için yaşamını ortaya koymuş yurtsever, mücadeleci bir ozandır. Onu okuyup da vicdan sahibi insanların olumlu etkilenmemesi mümkün değildir.
Onu iyi ki çocukluğumda tanımışım.
Büyük ozan Nazım Hikmet’in 124. doğum yılı anısına, onu tanıyışımın hikâyesini tekrar paylaşma ihtiyacı duydum.
11 yaşındayım. Bundan 65 yıl önce…
Arkadaşım Hüseyin ile sokakta top oynuyoruz. Top peşinde koşmaktan yorulduk, dilimiz damağımız kurudu. Mahallede çeşme yok ki su içelim.
Hüseyin, “Bizim eve çıkalım, su içer dinleniriz.” dedi.
İkinci kattaki eve dar merdivenlerden çıktık. Kapı açıktı ama evde kimse yoktu.
Girişte, sağ tarafta rafları kitaplarla dolu bir kitaplık dikkatimi çekti. Hüseyin’in babası öğretmendi. Finike İlkokulu’nda çalışıyordu.
Hüseyin su getirmek için mutfağa girdiği sırada ben, hayranlıkla izlediğim kitaplardan ilk elime geleni çektim.
Kitabın kapağındaki resmi hatırlamıyorum ama üzerinde “İt Ürür, Kervan Yürür” yazıyordu. Kitabın yazarı Nazım Hikmet’ti.
Babam Demokrat Partiliydi. O çevreden bazı insanların bu ismi şeytanlaştıran sözleri aklıma gelince önce irkildim, kendimi günah işlemiş gibi hissettim. Kitabı geri bırakmak istedim ama merakımı yenemedim. Kapağını açıp önsözünde okuduğum birkaç cümle beni etkilemiş olacak ki, farkına varmadan kitabın içine dalmışım.
Bu sırada arkamdan bir ses geldi:
“Mesut, alıp okuyabilirsin.”
Sesin sahibi Hüseyin’in babası Ali Güzelkara idi.
Ali öğretmen, ailesi ve çocukları iyi insanlardı. Karşı karşıya olan evlerimizin yarattığı komşuluk ilişkisi, dostluk ve kardeşlik derecesinde samimiydi. Ailecek birbirimize gidip geliyorduk.
Buna rağmen, çocuk zihnime yerleştirilen “Nazım hain” algısının yarattığı refleksle kitabı kitaplığın içine attım.
Ali öğretmen,
“Neden okumak istemiyorsun?” diye sordu.
“Bu yazar hainmiş.” dedim.
Ali öğretmen, okumam için ikna etmeye çalışmadı. Kendine has babacan gülümsemesiyle, sevecen bir şekilde kafamı okşayarak,
“Sen bilirsin.” dedi.
Aradan bir hafta geçmesine rağmen, önsözde okuduğum birkaç cümlenin etkisiyle kitabın anlattıklarına olan merakım geçmedi.
Bir fırsatını bulup Ali öğretmen fark etmeden bu kitabı oradan çalıp okuma isteği, içimde her geçen gün büyüyordu.
Bir gün, bir oyundan sonra su içme bahanesiyle Hüseyin’le birlikte evlerine çıktık. Yine evde kimse yoktu. Hüseyin su getirmek için mutfağa girer girmez, sağımda duran kitaplıktan, attığım yerde duran kitabı aldım ve gömleğimin altına hızla soktum.
Sularımızı içip oynamak için aşağıya indiğimizde, kitabı okumak için içim içime sığmıyordu. Bir bahane uydurup oyundan kaçtım, eve geldim. Kimseye göstermeden gömleğimin altından çıkardığım kitabı okumaya başladım.
Bazı anlatılanları anlamakta zorlanıyordum ama bütünde anladığım şey şuydu: Haksızlıklara karşı bir ses, “İt ürür, kervan yürür.” diyordu.
Kitabı bitirdiğimde, çocuklara özgü adalet duygusunun ve ezilenlerin yanında olma hissinin etkisiyle olacak ki, Nazım Hikmet’in insanseverliğinin içime ılık ılık aktığını hissettim.
Çaldığım kitabı kimse görmeden, kitaplığa ilk aldığım yerine düzgün bir şekilde koydum.
Kafamdaki “Nazım şeytan, hain” algısı kemikleşmeden yıkılmıştı. Nazım, gözümde haksızlıklara karşı savaşan bir kahraman olmuştu artık.
O günden bugüne bendeki Nazım hayranlığı, şiirlerini yeniden yeniden okudukça büyümeye devam ediyor. Neden uluslarüstü bir şair olduğunu daha iyi anlıyorum.
Dünya şairi büyük usta Nazım Hikmet’i doğumunun 124. yıl dönümünde saygıyla anarken;
O olaydan bir süre sonra trafik kazasında kaybettiğimiz Ali Güzelkara öğretmenimi de saygı ve rahmetle anıyorum.
Böyle bir tecrübeyi, sevecen yaklaşımıyla bana yaşattığı ve Nazım Hikmet’i hak ettiği şekilde tanımama vesile olduğu için kendisine şükranlarımı sunuyorum.
Mesut Karakoyunlu