Yetkisiz bir bölge mahkemesi; haksız, adaletsiz ve hukuksuz siyasi bir karar veriyor. Bu karar üzerine polis şiddetiyle kapılar kırılarak direnenlere su, gaz ve plastik mermi sıkılıyor; CHP Genel Merkezi sanki düşman işgaline uğratılıyor.
Koçbaşı olan Kemal Kılıçdaroğlu; sağında, solunda ve arkasında polis ordusuyla birlikte zafer kazanmış komutan edasıyla CHP Genel Merkez binasına giriyor; seçilmişlerin oturduğu koltuğuna, iktidar yargısı tarafından atanmış genel başkan olarak oturuyor.
Bunları yaşadıktan sonra insanın aklına, o muhteşem Adalet Yürüyüşü’nü gerçekleştiren CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu geliyor. Adalet Yürüyüşü’nü gerçekleştiren birinin haksız, hukuksuz ve adaletsiz bir eylemin öznesi olması akıllara durgunluk veriyor.
Kemal Kılıçdaroğlu konusunda kendim de dahil onu destekleyen, ona oy veren insanları hayal kırıklığına uğratan, pişmanlık yaratan, yanıltan neydi? Bunu düşünmeye başladım.
"Bu adam Alevi; CHP bir Aleviyi Genel Başkan yaptığı için kazanamıyor, şimdi de biz bir Aleviyi mi Cumhurbaşkanı yapacağız?" diyenlere karşı biz ise şöyle diyorduk:
"İnsanların inançları farklı olabilir, bu başkalarını değil o kişiyi ilgilendirir. Türkiye Cumhuriyeti'nin rejimi inancı değil; laik, demokratik, çağdaş hukuk anlayışını esas alır. Birinin Alevi veya Sünni olması, Cumhuriyet rejiminde bireyin yurttaş olmasına engel değildir. Bir inancın dayatılması ise yurttaşlığın engellenmesi, bireyin yok edilmesidir."
Daha çok CHP dışından köpürtülen bu ayrımcı tartışmaya bazı partililer de ortak olunca, Kılıçdaroğlu'na daha bir sahip çıkıldı.
Bu insani, laik, demokratik yaklaşımımız ve de oturduğu Atatürk'ün koltuğu; Kılıçdaroğlu'nun içinde gizlenen, besleyip büyüttüğü kötücül tarafını, o büyük Ekmeleddin yanlışına rağmen görmemizi mi engelledi? Bilemiyorum ama şunu söyleyebilirim: Siyasi mücadele tecrübesi olmayan, tepeden paraşütle siyasete girenler cilalanıp parti tabanına pazarlanmışsa dikkatli ve şüpheci olunmalıdır. Çünkü Kılıçdaroğlu böyle bir yoldan geçerek Genel Başkanlığa geldi.
13 yılda 13 seçim başarısızlığına rağmen nasıl taktik bir mücadele verdi ki o koltukta oturmayı başardı, kimse de bunu anlayamadı. Anlayamadı çünkü Kılıçdaroğlu, Cumhuriyet rejiminin ruhuna uygun demokratik ve çağdaş düşüncelerin peşindeymiş gibi görünüyordu. İktidarı bu anlamda eleştiriyor, "Bizim Suriye'de, Libya'da ne işimiz var?" derken, "Yurtta barış, dünyada barış" ilkesini savunuyordu.
Biz aklımızı Kılıçdaroğlu konusunda yanlış programladığımız için mi beynimiz bizi yanlış yönlendirdi, gerçeği görmemizi engelledi, bilmiyorum.
Kılıçdaroğlu, kurultaya giderken "CHP'yi güvenli bir limana götüreceğim ve öyle köşeme çekileceğim" demişti. Kurultayı kaybedince, güvenli limana götüremediği CHP'yi o güvenli limana ulaştırmak için ABD ve AKP ile bir iş birliği geliştirmiş de kimsenin haberi olmamış.
Düne kadar taktik bir söylemle Cumhuriyetçileri oyalarken, AKP'nin ve ABD emperyalizminin Türkiye için öngördüğü "Ortadoğu'da abilik" görevini son konuşmalarında desteklediğini çağrıştıran açıklamalar yapması, ihanetin ipuçlarını veriyordu. Kılıçdaroğlu bununla da yetinmeyip; Ankara Büyükelçisi ve ABD'nin Ortadoğu Sorumluşu Tom Barrack'ın, Türkiye'nin Ortadoğu'da güçlü bir şekilde var olabilmesi için Cumhuriyet rejimi yerine monarşik bir yönetim kurulması yönündeki açıklamalarına paralel bir konuşma yaptı. Böylece güvenli liman için kimlerin kayığına bindiğini açık bir şekilde göstermiş oldu.
Meğerse CHP için "güvenli liman" AKP ve ABD ile uyumlu çalışmakmış... Meğerse "güvenli liman" Yeni Osmanlıcılık'mış... Meğerse "güvenli liman" çok dinli ve çok milletli bir ümmet toplumu olmakmış. Meğerse "güvenli liman" ulus devlet olan Türkiye Cumhuriyeti'nin; laik, demokratik, hukuk devleti olma ülküsünü yok etmekmiş... Meğerse "güvenli liman", geri dönüşü engellemek için Cumhuriyetin ruhunu taşıyan gemilerin yakılacağı yermiş!
Niyetin Türkiye Cumhuriyeti devletini bir Ortadoğu ülkesine dönüştürme olduğu anlaşılınca; parti içinde butlanla (hukuken geçersizlikle) yaşanan sonuçsuz tartışmalar, çözümsüz sıkıntılar ikinci plana düşüyor. Çünkü hukuksuzluğun hâkim olduğu yerde sorunlara hukuk içinde çözüm aramak, kaostan başka bir şey üretmiyor.
"Su akar yolunu bulur" misali; Özgür Özel hareketinin kendi meşruiyetini üretip, yeni bir yol arama yerine, her türlü zorluğa rağmen yeni bir yol yapması gerekmiyor mu?