“Herkes kendisine yakışanı yapar” derler. Kemal Kılıçdaroğlu da öyle yaptı.
O muhteşem “Adalet Yürüyüşü”nün ruhunu yaralayarak…
Hem de hukuksuz ve yok hükmünde olduğu iddia edilen bir mahkeme kararıyla.
Yürüyerek bulamadığı adaleti, iktidar yargısıyla ittifak yaparak elde ettiği yönünde tartışmaların gölgesinde…
Yüksek Seçim Kurulu tarafından mazbataları verilmiş CHP yöneticilerinin; biber gazı, tazyikli su, cop ve plastik mermiyle Genel Merkez’den çıkarıldığı bir süreçte, aradığı “adaleti” devlet gücüyle Genel Başkanlık koltuğunda buldu.
Bu tablo, onun için bir zafer olarak görülebilir.
Ama bu; iktidar gücüyle, devletin sert yüzüyle ve parti tabanını karşısına alarak elde edilmiş bir zaferdir.
Bu, siyaset literatüründe “Pirus Zaferi” olarak anılır.
Pirus zaferi; kazanmak uğruna ödenen bedelin, elde edilen başarıyı anlamsız hale getirdiği durumları ifade eder. Yani zafer gibi görünen ama uzun vadede kaybettiren sonuçlar…
Adını, büyük kayıplar vererek Romalılara karşı savaş kazanan Epir Kralı Pirus’tan alır.
Bu bakışa göre yaşanan şey, bir “zafer” değil; dışarıdan galibiyet gibi görünen ama içten içe yıpratan bir sonuçtur.
Kimi buna “yalancı galibiyet” der.
Çünkü kişi kazandığını zannederken, geriye dönüp baktığında kaybettiklerinin daha ağır bastığını görür.
Benim okumamda ise bu süreç, başarıdan çok bir “kayıp bilançosu”dur.
İtibar, saygınlık, geçmişte sahip olunan manevi zemin ve “incinsen de incitme” gibi bir ahlaki duruş…
Bunların hepsi ciddi şekilde tartışmaya açılmıştır.
Peki kaybedilenler?
Bu toplumda, yaralanan değerleri yeniden onarma iradesi her zaman vardır ve olacaktır.
Mesut Karakoyunlu