Mahmut ÇİÇEKDAĞI - Şair,Yazar
Köşe Yazarı
Mahmut ÇİÇEKDAĞI - Şair,Yazar
 

ASIL ENGEL BEYİN İLE KALP ARASINDAKİ KOPUKLUKTUR

Toplum olarak engel kavramına bakışımızı yeniden sorgulamamız gerektiğine inanıyorum. Çünkü çoğu zaman görme, işitme, konuşma, yürüme veya algılama farklılıklarını bir insanın kimliğinin önüne koyuyoruz. Oysa insan, sahip olduğu bir farklılıktan ibaret değildir. Her insanın bir adı, bir kişiliği, bir yeteneği, bir hayali, bir emeği ve topluma katacağı çok değerli şeyler vardır. Bir insana “sarışın”, “kumral”, “beyaz”, “esmer”, “uzun” veya “kısa” diyerek sürekli sıfatıyla hitap etmiyorsak; neden görme, işitme, konuşma veya bedensel farklılığı olan insanları yalnızca bu özellikleriyle tanımlama ihtiyacı duyuyoruz? Bence doğru olan, öncelikle insanı insan olarak görmek ve adıyla seslenmektir. “Engelli”, “sakat”, “özürlü”, “kör” gibi ifadelerin insanın bütün kimliğinin yerine geçirilmesi, kişiyi yalnızca sahip olduğu farklılık üzerinden değerlendirmek anlamına gelebilir. Oysa bir insanın hayatını belirleyen yalnızca bedensel özellikleri değildir. Onun düşünceleri, duyguları, yetenekleri, karakteri, emeği ve yüreği vardır. Asıl mesele, toplumun engelli bireye nasıl baktığıdır. Tarihimize baktığımızda bunun çok değerli örneklerini görüyoruz. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed döneminde görme engelli Abdullah b. Ümmü Mektûm önemli görevler üstlenmiş, ezan okumuş ve Medine'de Resûlullah'ın yerine vekil bırakıldığı zamanlar olmuştur. Amr bin Cemûh ise ayağındaki engeline rağmen mücadeleden geri durmamış, savaşta yer almak istemiştir. Muaz b. Cebel ise ilmi ve öğreticiliğiyle öne çıkmıştır. Bütün bunlar bize önemli bir gerçeği gösteriyor: İnsanın bedensel farklılığı, onun değerini ve topluma katkısını belirlemez. Osmanlı döneminde de farklı engel durumlarına sahip insanların toplum hayatından tamamen dışlanmadığını, çeşitli alanlarda görev ve sorumluluk üstlendiklerini görüyoruz. Saray teşkilatında sağır ve dilsizlere çeşitli görevler verilmiş, Enderun'da eğitim gören kişiler devlet içerisinde farklı sorumluluklar üstlenmiştir. Engelli bireylerin korunması, gözetilmesi, istihdam edilmesi ve ihtiyaçlarının karşılanması konusunda çeşitli uygulamalar yapılmıştır. Osmanlı'da sağlık kurumları ve şifahaneler de önemli bir yere sahipti. Haseki Darüşşifası, Süleymaniye Külliyesi'ndeki şifahane ve tıp medresesi ile Atik Valide Külliyesi gibi kurumlar, dönemin sağlık ve sosyal yardım anlayışının önemli örnekleri arasında yer almıştır. Mimar Sinan gibi büyük bir sanat ve mimarlık dehasının eserleri arasında bu kurumların bulunması da bize tarihimizde sağlık, eğitim ve sosyal sorumluluk anlayışının ne kadar önemli olduğunu hatırlatmaktadır. Fakat bugün asıl konuşmamız gereken konu sadece geçmişte ne yapıldığı değildir. Bugün toplum olarak engelli bireylere nasıl baktığımızı sorgulamamız gerekiyor. Çünkü bazen en büyük engeli toplumun kendisi oluşturuyor. Bir çocuk daha küçük yaşta bir şey yapmak istediğinde, “Sen yapamazsın” deniliyor. “Sen bunu başaramazsın.” “Senin için zor.” “Sen bırak, biz yaparız.” İyi niyetle söylendiği düşünülen bu cümleler, zamanla çocuğun önüne görünmez duvarlar örebiliyor. Aile, çocuğunu koruduğunu düşünürken onun özgüvenini zedeleyebiliyor. Okul, onun adına karar verirken yeteneklerini keşfetmesine fırsat vermeyebiliyor. Toplum ise acıyarak baktığında, farkında olmadan kişiyi hayatın dışında bırakabiliyor. Sonra da bütün bunları “Onun iyiliği için yaptık” diyerek vicdanımızı rahatlatıyoruz. Oysa bazen insanın karşısındaki en büyük engel, önündeki merdiven değil; ona “sen yapamazsın” diyen zihniyettir. Bir insanın tekerlekli sandalye kullanması onun önündeki asıl engel değildir. Asıl engel, kaldırımın ve binanın ona göre düzenlenmemesidir. Bir insanın görme engelli olması asıl sorun değildir. Asıl sorun, onun bilgiye ve eğitime ulaşmasını engelleyen sistemdir. Bir insanın işitme engelli olması onun değerini azaltmaz. Asıl sorun, toplumun onunla iletişim kurmak için çaba göstermemesidir. Bir insanın konuşamaması onun düşünemediği anlamına gelmez. Bir insanın bedensel farklılığı, onun yeteneksiz olduğu anlamına gelmez. Bir insanın farklı olması, onun eksik olduğu anlamına hiç gelmez. Eksik olan bazen insan değil, ona sunduğumuz imkânlardır. Daha da önemlisi, engelli bireyi sürekli “hasta” gözüyle görmek de doğru değildir. Her engelli birey hasta değildir. İnsanları acınacak kişiler olarak görmek yerine, eşit haklara sahip bireyler olarak görmek gerekir. Çünkü acımak başka, saygı duymak başkadır. Acımak insanı aşağıya koyabilir. Saygı ise insanı eşit görür. Bizim ihtiyacımız olan şey acıma kültürü değil; hak, eşitlik, saygı ve fırsat eşitliği kültürüdür. Bir insanı engeli üzerinden küçümseyen kişinin asıl problemi karşısındaki insanın bedeninde değildir. Asıl problem kendi karakterindedir. Karşısındaki insanı engeli nedeniyle düşük terazide tartan kişinin vicdanı, karakteri ve insan sevgisi gelişmemiş demektir. İnsanları “sakat”, “özürlü”, “kör”, “sağır” gibi sıfatlarla sınıflandırarak onların kişiliğini görmezden gelmek, aslında toplumun kendi bakış açısındaki eksikliği gösterir. Kişiyi engeliyle küçük gören, kendi vicdanındaki engelle yaşamaktadır. Bence gerçek engel; gözün görmemesi, kulağın duymaması, ayağın yürümemesi veya dilin konuşmaması değildir. Gerçek engel; Egonun insanlığın önüne geçmesidir. Kibrin vicdanın önüne geçmesidir. Cehaletin bilginin önüne geçmesidir. Önyargının sevginin önüne geçmesidir. Acımanın saygının önüne geçmesidir. Ayrımcılığın kardeşliğin önüne geçmesidir. Ve belki de en büyük engel, beyin ile kalp arasındaki kopukluktur. Çünkü beyin insana düşünmeyi, kalp ise anlamayı öğretir. Beyin “farklı” diyebilir. Ama kalp “insan” demelidir. Beyin “yapamaz” diyebilir. Ama kalp “bir fırsat ver” demelidir. Beyin “eksik” diyebilir. Ama vicdan “hayır, o da bizim kadar değerlidir” demelidir. Toplum olarak çocuklarımıza daha küçük yaşta bunu öğretmeliyiz. Engelli bireyi görünce acımayı değil, selam vermeyi; yardım gerekiyorsa izin alarak yardım etmeyi; farklılıkları küçümsememeyi; her insanın yeteneğine ve emeğine saygı göstermeyi öğretmeliyiz. Çünkü bir toplumun gelişmişliği yalnızca yollarının, binalarının ve teknolojisinin gelişmişliğiyle ölçülmez. Bir toplumun gerçek medeniyeti, en savunmasız gördüğü insanlara nasıl davrandığıyla ölçülür. Engelli bireylerin önündeki fiziksel engeller kaldırılabilir. Rampalar yapılabilir. Asansörler kurulabilir. İşaret dili öğrenilebilir. Eğitim imkânları artırılabilir. Kitaplara, bilgiye ve teknolojiye erişim sağlanabilir. İstihdam olanakları oluşturulabilir. Fakat insanların zihnindeki önyargıları değiştirmek çok daha büyük bir mücadeledir. İşte asıl yapmamız gereken budur. Kimseyi “yapamaz” diye dışlamayalım. Kimseyi “eksik” diye görmeyelim. Kimseyi acınacak biri olarak değerlendirmeyelim. Bir insanın hayatına onun adına karar vermeyelim. Önündeki engeli kaldırmak yerine, onun yerine yürümeye çalışmayalım. Bazen yapılması gereken tek şey, yanında yürümektir. Çünkü engelli bireyin ihtiyacı çoğu zaman başkalarının onun adına hayat kurması değil; kendi hayatını kurabilmesi için eşit fırsatlara sahip olmasıdır. Unutmayalım: Engelli birey, toplumun dışında değildir. Toplumun tam ortasındadır. O bizim kardeşimizdir. O bizim evladımızdır. O bizim annemiz, babamız, arkadaşımız, komşumuz, öğretmenimiz, çalışma arkadaşımızdır. Ve en önemlisi… O da insandır. İnsanı bedeniyle değil, karakteriyle değerlendirelim. İnsanı farklılığıyla değil, insanlığıyla tanıyalım. Bir insanın önündeki engeli değil, yüreğindeki güzelliği görelim. Çünkü gerçek engel, bir insanın görememesi değildir. Gerçek engel, gören gözlerin insanı görmemesidir. Gerçek engel, bir insanın duyamaması değildir. Gerçek engel, duyan kulakların adaletsizliğe ve ayrımcılığa sessiz kalmasıdır. Gerçek engel, konuşamamak değildir. Gerçek engel, konuşabilenlerin hakikati söylememesidir. Gerçek engel, yürüyememek değildir. Gerçek engel, yürüyebildiği halde başkasının önündeki engeli kaldırmak için bir adım atmamasıdır. Ve asıl engel… Beyin ile kalp arasında kopukluk olmasıdır. İnsanı engeliyle küçümseyenin karakteri henüz olgunlaşmamıştır. İnsanı sıfatıyla değil, insanlığıyla gören ise gerçek anlamda insan olmanın değerini kavramıştır. Gelin engelleri insanların bedenlerinde değil, hayatın önündeki duvarlarda arayalım. Gelin sıfatları değil, isimleri kullanalım. Gelin acımak yerine saygı duyalım. Gelin dışlamak yerine kucaklayalım. Çünkü herkes için daha yaşanabilir, daha adil ve daha insanî bir toplum kurmak hepimizin sorumluluğudur. Mahmut ÇİÇEKDAĞI
Ekleme Tarihi: 06 Eylül 2026 -Pazar

ASIL ENGEL BEYİN İLE KALP ARASINDAKİ KOPUKLUKTUR

Toplum olarak engel kavramına bakışımızı yeniden sorgulamamız gerektiğine inanıyorum. Çünkü çoğu zaman görme, işitme, konuşma, yürüme veya algılama farklılıklarını bir insanın kimliğinin önüne koyuyoruz. Oysa insan, sahip olduğu bir farklılıktan ibaret değildir. Her insanın bir adı, bir kişiliği, bir yeteneği, bir hayali, bir emeği ve topluma katacağı çok değerli şeyler vardır.

Bir insana “sarışın”, “kumral”, “beyaz”, “esmer”, “uzun” veya “kısa” diyerek sürekli sıfatıyla hitap etmiyorsak; neden görme, işitme, konuşma veya bedensel farklılığı olan insanları yalnızca bu özellikleriyle tanımlama ihtiyacı duyuyoruz?

Bence doğru olan, öncelikle insanı insan olarak görmek ve adıyla seslenmektir.

“Engelli”, “sakat”, “özürlü”, “kör” gibi ifadelerin insanın bütün kimliğinin yerine geçirilmesi, kişiyi yalnızca sahip olduğu farklılık üzerinden değerlendirmek anlamına gelebilir. Oysa bir insanın hayatını belirleyen yalnızca bedensel özellikleri değildir. Onun düşünceleri, duyguları, yetenekleri, karakteri, emeği ve yüreği vardır.

Asıl mesele, toplumun engelli bireye nasıl baktığıdır.

Tarihimize baktığımızda bunun çok değerli örneklerini görüyoruz. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed döneminde görme engelli Abdullah b. Ümmü Mektûm önemli görevler üstlenmiş, ezan okumuş ve Medine'de Resûlullah'ın yerine vekil bırakıldığı zamanlar olmuştur. Amr bin Cemûh ise ayağındaki engeline rağmen mücadeleden geri durmamış, savaşta yer almak istemiştir. Muaz b. Cebel ise ilmi ve öğreticiliğiyle öne çıkmıştır.

Bütün bunlar bize önemli bir gerçeği gösteriyor: İnsanın bedensel farklılığı, onun değerini ve topluma katkısını belirlemez.

Osmanlı döneminde de farklı engel durumlarına sahip insanların toplum hayatından tamamen dışlanmadığını, çeşitli alanlarda görev ve sorumluluk üstlendiklerini görüyoruz. Saray teşkilatında sağır ve dilsizlere çeşitli görevler verilmiş, Enderun'da eğitim gören kişiler devlet içerisinde farklı sorumluluklar üstlenmiştir. Engelli bireylerin korunması, gözetilmesi, istihdam edilmesi ve ihtiyaçlarının karşılanması konusunda çeşitli uygulamalar yapılmıştır.

Osmanlı'da sağlık kurumları ve şifahaneler de önemli bir yere sahipti. Haseki Darüşşifası, Süleymaniye Külliyesi'ndeki şifahane ve tıp medresesi ile Atik Valide Külliyesi gibi kurumlar, dönemin sağlık ve sosyal yardım anlayışının önemli örnekleri arasında yer almıştır.

Mimar Sinan gibi büyük bir sanat ve mimarlık dehasının eserleri arasında bu kurumların bulunması da bize tarihimizde sağlık, eğitim ve sosyal sorumluluk anlayışının ne kadar önemli olduğunu hatırlatmaktadır.

Fakat bugün asıl konuşmamız gereken konu sadece geçmişte ne yapıldığı değildir.

Bugün toplum olarak engelli bireylere nasıl baktığımızı sorgulamamız gerekiyor.

Çünkü bazen en büyük engeli toplumun kendisi oluşturuyor.

Bir çocuk daha küçük yaşta bir şey yapmak istediğinde, “Sen yapamazsın” deniliyor. “Sen bunu başaramazsın.” “Senin için zor.” “Sen bırak, biz yaparız.”

İyi niyetle söylendiği düşünülen bu cümleler, zamanla çocuğun önüne görünmez duvarlar örebiliyor.

Aile, çocuğunu koruduğunu düşünürken onun özgüvenini zedeleyebiliyor. Okul, onun adına karar verirken yeteneklerini keşfetmesine fırsat vermeyebiliyor. Toplum ise acıyarak baktığında, farkında olmadan kişiyi hayatın dışında bırakabiliyor.

Sonra da bütün bunları “Onun iyiliği için yaptık” diyerek vicdanımızı rahatlatıyoruz.

Oysa bazen insanın karşısındaki en büyük engel, önündeki merdiven değil; ona “sen yapamazsın” diyen zihniyettir.

Bir insanın tekerlekli sandalye kullanması onun önündeki asıl engel değildir. Asıl engel, kaldırımın ve binanın ona göre düzenlenmemesidir.

Bir insanın görme engelli olması asıl sorun değildir. Asıl sorun, onun bilgiye ve eğitime ulaşmasını engelleyen sistemdir.

Bir insanın işitme engelli olması onun değerini azaltmaz. Asıl sorun, toplumun onunla iletişim kurmak için çaba göstermemesidir.

Bir insanın konuşamaması onun düşünemediği anlamına gelmez. Bir insanın bedensel farklılığı, onun yeteneksiz olduğu anlamına gelmez. Bir insanın farklı olması, onun eksik olduğu anlamına hiç gelmez.

Eksik olan bazen insan değil, ona sunduğumuz imkânlardır.

Daha da önemlisi, engelli bireyi sürekli “hasta” gözüyle görmek de doğru değildir. Her engelli birey hasta değildir. İnsanları acınacak kişiler olarak görmek yerine, eşit haklara sahip bireyler olarak görmek gerekir.

Çünkü acımak başka, saygı duymak başkadır.

Acımak insanı aşağıya koyabilir. Saygı ise insanı eşit görür.

Bizim ihtiyacımız olan şey acıma kültürü değil; hak, eşitlik, saygı ve fırsat eşitliği kültürüdür.

Bir insanı engeli üzerinden küçümseyen kişinin asıl problemi karşısındaki insanın bedeninde değildir. Asıl problem kendi karakterindedir.

Karşısındaki insanı engeli nedeniyle düşük terazide tartan kişinin vicdanı, karakteri ve insan sevgisi gelişmemiş demektir.

İnsanları “sakat”, “özürlü”, “kör”, “sağır” gibi sıfatlarla sınıflandırarak onların kişiliğini görmezden gelmek, aslında toplumun kendi bakış açısındaki eksikliği gösterir.

Kişiyi engeliyle küçük gören, kendi vicdanındaki engelle yaşamaktadır.

Bence gerçek engel; gözün görmemesi, kulağın duymaması, ayağın yürümemesi veya dilin konuşmaması değildir.

Gerçek engel; Egonun insanlığın önüne geçmesidir. Kibrin vicdanın önüne geçmesidir. Cehaletin bilginin önüne geçmesidir. Önyargının sevginin önüne geçmesidir. Acımanın saygının önüne geçmesidir. Ayrımcılığın kardeşliğin önüne geçmesidir. Ve belki de en büyük engel, beyin ile kalp arasındaki kopukluktur.

Çünkü beyin insana düşünmeyi, kalp ise anlamayı öğretir.

Beyin “farklı” diyebilir. Ama kalp “insan” demelidir.

Beyin “yapamaz” diyebilir. Ama kalp “bir fırsat ver” demelidir.

Beyin “eksik” diyebilir. Ama vicdan “hayır, o da bizim kadar değerlidir” demelidir.

Toplum olarak çocuklarımıza daha küçük yaşta bunu öğretmeliyiz.

Engelli bireyi görünce acımayı değil, selam vermeyi; yardım gerekiyorsa izin alarak yardım etmeyi; farklılıkları küçümsememeyi; her insanın yeteneğine ve emeğine saygı göstermeyi öğretmeliyiz.

Çünkü bir toplumun gelişmişliği yalnızca yollarının, binalarının ve teknolojisinin gelişmişliğiyle ölçülmez. Bir toplumun gerçek medeniyeti, en savunmasız gördüğü insanlara nasıl davrandığıyla ölçülür.

Engelli bireylerin önündeki fiziksel engeller kaldırılabilir. Rampalar yapılabilir. Asansörler kurulabilir. İşaret dili öğrenilebilir. Eğitim imkânları artırılabilir. Kitaplara, bilgiye ve teknolojiye erişim sağlanabilir. İstihdam olanakları oluşturulabilir.

Fakat insanların zihnindeki önyargıları değiştirmek çok daha büyük bir mücadeledir.

İşte asıl yapmamız gereken budur.

Kimseyi “yapamaz” diye dışlamayalım. Kimseyi “eksik” diye görmeyelim. Kimseyi acınacak biri olarak değerlendirmeyelim. Bir insanın hayatına onun adına karar vermeyelim. Önündeki engeli kaldırmak yerine, onun yerine yürümeye çalışmayalım.

Bazen yapılması gereken tek şey, yanında yürümektir.

Çünkü engelli bireyin ihtiyacı çoğu zaman başkalarının onun adına hayat kurması değil; kendi hayatını kurabilmesi için eşit fırsatlara sahip olmasıdır.

Unutmayalım: Engelli birey, toplumun dışında değildir. Toplumun tam ortasındadır. O bizim kardeşimizdir. O bizim evladımızdır. O bizim annemiz, babamız, arkadaşımız, komşumuz, öğretmenimiz, çalışma arkadaşımızdır.

Ve en önemlisi… O da insandır.

İnsanı bedeniyle değil, karakteriyle değerlendirelim. İnsanı farklılığıyla değil, insanlığıyla tanıyalım. Bir insanın önündeki engeli değil, yüreğindeki güzelliği görelim.

Çünkü gerçek engel, bir insanın görememesi değildir. Gerçek engel, gören gözlerin insanı görmemesidir.

Gerçek engel, bir insanın duyamaması değildir. Gerçek engel, duyan kulakların adaletsizliğe ve ayrımcılığa sessiz kalmasıdır.

Gerçek engel, konuşamamak değildir. Gerçek engel, konuşabilenlerin hakikati söylememesidir.

Gerçek engel, yürüyememek değildir. Gerçek engel, yürüyebildiği halde başkasının önündeki engeli kaldırmak için bir adım atmamasıdır.

Ve asıl engel… Beyin ile kalp arasında kopukluk olmasıdır.

İnsanı engeliyle küçümseyenin karakteri henüz olgunlaşmamıştır. İnsanı sıfatıyla değil, insanlığıyla gören ise gerçek anlamda insan olmanın değerini kavramıştır.

Gelin engelleri insanların bedenlerinde değil, hayatın önündeki duvarlarda arayalım. Gelin sıfatları değil, isimleri kullanalım. Gelin acımak yerine saygı duyalım. Gelin dışlamak yerine kucaklayalım.

Çünkü herkes için daha yaşanabilir, daha adil ve daha insanî bir toplum kurmak hepimizin sorumluluğudur.

Mahmut ÇİÇEKDAĞI

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve seckinhabertv.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
dini chat giftcardmall/mygift bets10.buzz taraftarium24 taraftarium24 islami chat islami sohbetler