Ayırmaktan hiç bıkmadıniz.
Ne kadar da seviyoruz bölmeyi, parçalamayı…
Her olayda önce şunu düşünüyoruz sanki:
“Buradan nasıl bir ayrılık çıkarırım?”
Sağcı, solcu…
Açık, kapalı…
Her yerden bir ikilik üretmekte ustalaştık.
Elimize kutsallarımızı alıp dilimize yalanı doluyor, sonra da insanları kutuplaştırmanın yollarını arıyoruz.
Oysa haksızlık karşısında ölçü bu kadar zor olmamalı.
Haksızlık sizden değilse atın zindana…
Sizdense süpürün halının altına…
Adalet böyle mi olur?
İnsan bazen kendine şu soruyu sormadan edemiyor:
Niye yıllardır Filistin için ağlayan insanlar, İran’da ölen çocuklar için bir tek söz etmiyor?
Acıların milliyeti mi var?
Bir çocuğun ölümü hangi ölçüyle değerlendirilir?
Hani Müslümandık?
Hani haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandı?
Peki bugün hangi günahın bedelini ödüyor bu çocuklar?
“Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, bölünmeyin,parçalanmayın.”
Ayeti neden inmiyor vicdanlarımıza da, sadece dillerimize değmiş gibi.
Din kardeşliği nerede?
İnsanlığı olmayanın Müslümanlığı olabilir mi?
Bir de kendimize şu soruyu sormalıyız:
Başımızdaki iktidara göre mi değişecek doğru ile yanlış?
Onlar değiştikçe bizim değer yargılarımız da mı değişecek?
Hani doğru birdi?
Hani mazlumun yanında olmayan bertaraf olurdu?

Belki ateşe su taşıyan karınca kadar gücümüz yok.
Ama doğruyu söylemek de bir farz değil mi?
Fark etmiyoruz belki…
Ama insan, haksızlık karşısında çıkarı için sustuğu anda zaten yok olmaya başlar.
Ve o sessizlikten sonra…
Hangi sözle yeniden dirilebilirsiniz ki?
Suadiye Çetik Saltan