İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünyada yeni bir düzen kuruldu. Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa’nın başını çektiği bu düzenin amacı görünürde küresel bir istikrar sağlamaktı. Ancak zamanla ortaya çıkan tablo, bu düzenin bütün ülkelerin lehine işlemediğini gösterdi.
Bu beş büyük güç, yalnızca siyasi ve ekonomik üstünlük kurmakla kalmadı; aynı zamanda dünya üzerinde nüfuz alanları oluşturarak birçok ülkeyi kendilerine bağımlı hale getirdi. Silahlanma yarışı hız kazandı, üretilen silahlar belirli ülkelere satılarak hem ekonomik hem de stratejik bağlar oluşturuldu.
Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri Pakistan’dır. Nükleer silaha sahip olan ilk Müslüman ülke olan Pakistan, o günden bu yana iç karışıklıklar ve siyasi krizlerle mücadele etmek zorunda kaldı. Ülkedeki kargaşaların arka planında uluslararası güç dengelerinin etkili olduğu sıkça dile getirilmektedir.
Benzer şekilde Ortadoğu’da da yıllardır süren bir istikrarsızlık tablosu vardır. Irak, Libya, Suriye, Filistin ve Lübnan gibi ülkeler son yıllarda büyük çatışmaların ve müdahalelerin merkezinde yer aldı. Küresel güçlerin istihbarat paylaşımı ve stratejik iş birlikleri, bu süreçlerin arka planında önemli bir rol oynamaktadır.
Öte yandan Rusya’nın bazı müttefiklerine yönelik saldırılar karşısında zaman zaman sessiz kalması da dikkat çekmektedir. Irak, Libya ve Suriye örneklerinde bu durum açıkça görülmüştür. Sonunda Rusya, kendisini Ukrayna savaşı gibi ağır bir çatışmanın içinde bulmuştur.
Bugün gelinen noktada dünya siyaseti büyük ölçüde enerji kaynakları ve stratejik çıkarlar etrafında şekillenmektedir. İran ve Venezuela gibi petrol rezervleri açısından zengin ülkeler bu nedenle uluslararası güç mücadelelerinin merkezinde yer almaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a yönelik sert politikası da bu çerçevede değerlendirilmektedir. İran’ın nükleer programı gerekçe gösterilerek uygulanan ambargolar ve askeri baskılar, bölgedeki gerilimi artırmaktadır.
Ancak burada asıl soru şudur: Bu çatışmalar gerçekten güvenlik endişelerinden mi kaynaklanmaktadır, yoksa enerji kaynakları ve küresel güç dengeleri mi belirleyici olmaktadır?
Ortadoğu’daki savaşların çoğunun Müslüman ülkelerin topraklarında yaşanması, bu soruyu daha da önemli hale getiriyor. Küresel güçler arasındaki mücadele çoğu zaman başka coğrafyaların bedel ödemesine yol açıyor.
Bugün dünyada barışın sağlanabilmesi için yalnızca askeri güç değil, adaletli bir uluslararası düzen de gereklidir. Aksi halde küresel güç mücadeleleri yeni krizler üretmeye devam edecektir.
Dünya siyasetinin geleceği belki de şu sorunun cevabında gizlidir:
Gerçekten barışı mı arıyoruz, yoksa gücü mü?
KERİM ÖZBEKLER-Gazeteci/ Yazar/ Şair