
Dünya işte... Birinin yükü dibine kadar fakirlik, diğerinin yükü hesapsız servet.
Birbirinden çok farklı iki insan… İki ayrı dünya…
Birisi zengin bir devletin kralı, diğeri bizim memleketin yoksul Hasan emmisi.
Bir zamanlar onlar da dünyadaydı.
Birinin tüm serveti kucağındaki bir tutam ot ve ona arada bir hizmette bulunduğu ahırdaki karakaçanı; diğerinin servetini sayamam ama kabaca bildiğim saraylara sığmayan altınlar, mücevherler…
Biri yoksulluğun sessizliğinde yaşadı, diğeri ihtişamın gürültüsü içinde…
Ama hayatın sonunda ikisinin de vardığı yer aynı oldu. İkisi de ölümlüydü, ikisi de öldü ve ikisi de kara toprağa karıştı. Toprak, ikisine de aynı sessizlikle sarıldı.
Kim bilir, asırlar sonra o kralın bedeninden geriye kalan toprak, insanların her gün farkına varmadan bastığı bir umumi tuvaletin taşının harcı olur; o fakirin toprağından çıkan bir ağaç ise koca cihana hükmeden bir hükümdarın sarayında altın bir tahtın nakışına dönüşür.
İşte hayatın en büyük dersi burada gizlidir: Bugün kendini büyük gören de küçük gören de yarın aynı toprağın altında eşit olur.
Ölüm bize şunu haykırır: Servet mezara girmez, makam kefene sığmaz. İnsanın yanında götürdüğü tek şey; yaptığı iyilik, bıraktığı güzel iz ve temiz vicdanıdır.
Bu yüzden bugün sahip olduklarımızla kibirlenmek de yoklukla umutsuzluğa kapılmak da boşunadır. Çünkü dünya bir misafirhane, ömür kısa, insan fanidir.
Unutmayalım: Toprak sonunda hepimizi eşitler. Gerçek zenginlik; malın çokluğu değil, gönlün temizliği, vicdanın huzuru ve ardında bırakılan güzel hatıradır.
Saygılarımla,