Günümüz insanı büyük bir mânevî boşluk ve ruhî tatminsizlik içinde yaşamaktadır. Bunun doğal sonucu olarak da psikolojik rahatsızlıklar her geçen gün artmaktadır. Bugün en çok rağbet gören kliniklerin başında ruh sağlığı merkezlerinin gelmesi tesadüf değildir.
Oysa Asr-ı Saâdet’e baktığımızda, bugünkü anlamda bir ruhsal çöküntü salgınıyla karşılaşmıyoruz. Rivâyetlerde maddî hastalıklardan ve onların tedavisinden söz edilir; fakat modern çağda yaygın olan ruhî bunalımlara dair toplumsal bir tablo yoktur. Bunun sebebi açıktır: O toplumda ruhlar, ilâhî hakikatlerle beslenmişti.
İman; rızâ, tevekkül ve teslimiyetle yaşanıyordu. Hayatın acı ve tatlı her hâli bir imtihan olarak görülüyor, “Asıl hayat âhiret hayatıdır.” bilinci mü’min gönüllere güç, dirayet ve metanet kazandırıyordu.
Bu durum, İslam’ın hastalığı yok saydığı anlamına gelmez. Aksine, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) tedaviyi teşvik etmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Ey Allah’ın kulları, tedavi olunuz. Çünkü Allah, yarattığı her derdin şifasını da yaratmıştır.”
Peygamber Efendimiz yalnızca bir peygamber değil; aynı zamanda bir aile reisi, bir devlet başkanı, bir komutan, bir tabip, bir psikolog ve bir eğitimciydi. Ruh ile bedenin ayrılmaz bir bütün olduğunu bizzat yaşayarak ve yaşatarak göstermiştir.
Nitekim şu sözleri, bugün psikoloji kitaplarında yazılan birçok gerçeği özetler:
“Her kimin huyu kötü olursa, kendi nefsini sıkıntıya sokar.”
“Çok türlü kaygılar, çok türlü hastalıklar getirir.”
“Allah’ın şifasını yaratmadığı hiçbir dert yoktur; ölüm hariç.”
İslam düşüncesinde ruh sağlığına verilen önemi, erken dönem âlimlerde de görürüz. Muhâsibî, Ebû Zeyd el-Belhî, İbn Miskeveyh gibi isimler, insanın iç dünyasını merkeze alan eserler kaleme almışlardır. Ruhsal dengenin bozulmasının, insanı nasıl çözümsüzlüğe sürüklediğini asırlar önce tespit etmişlerdir.
Bu hassasiyet Osmanlı’da kurumsal bir yapıya dönüşmüştür. Özellikle II. Bayezid Darüşşifası, ruh sağlığı tarihinde eşine az rastlanır bir örnektir. 15. yüzyılda Edirne’de kurulan bu merkezde, beden ve ruh birlikte tedavi edilmiştir.
Darüşşifada yalnızca ilaç ve cerrahi yoktur. Su sesi, müzik ve güzel kokular tedavinin bir parçasıdır. Haftanın belirli günlerinde ney, ud, santur gibi sazlarla makamlar icra edilir; hastalar bu seslerle sakinleştirilirdi. Çeşmelerden akan su sesi, mekânın akustiğiyle birleşerek ruhu dinlendirirdi.
Evliya Çelebi, Seyahatnâme’sinde bu darüşşifayı anlatırken şu ifadeyi kullanır:
“Güzel ses, saz sesi ve güzel söz insanın gamını dağıtır.”
Fârâbî ise musikî makamlarının insan ruhu üzerindeki etkilerini tek tek sınıflandırmış; bazı makamların neşe, bazılarının sükûnet verdiğini belirtmiştir.
Darüşşifada koku terapisi de uygulanmıştır. Gül, yasemin, sümbül gibi bitkilerden elde edilen kokularla ruhun ferahlaması hedeflenmiştir. Bugün “aromaterapi” dediğimiz uygulamaların temelleri, asırlar önce atılmıştır.
Ne yazık ki modern toplumda ruh sağlığı hâlâ bir ayıp gibi görülmektedir. Oysa bedenimiz için doktora gitmek ne kadar normalse, ruhumuz için gitmek de o kadar normaldir. Buna rağmen toplum hâlâ “deli” yaftasıyla insanları incitebilmektedir.
Bu noktada çarpıcı bir örnek hatırlanmalıdır. Büyük sanatçı Münir Özkul, bir röportajında açıkça şunu söylemiştir:
“Kafam bozuldu, işin içinden çıkamadım. Doktora gittim, yattım.”
Ne yazık ki bu açıklama bile bazı çevrelerde yanlış anlaşılmış, hâlâ bu tür tedavilere önyargıyla bakılmıştır.
Bugün psikolojik sorunların artmasında, yanlış ebeveyn tutumlarının da payı büyüktür. Anne-babanın kendi hatalı davranışlarını doğru sanarak çocuklarına aktarması, nesilden nesile taşınan ruhsal yaralar oluşturmaktadır.
Müslüman olarak yapmamız gereken nettir:
Hem imanla beslenmek hem gerektiğinde uzman desteği almaktan çekinmemek.
Bazen ruh dolar, taşar ve boşalamaz.
İşte o zaman insan kendine izin vermeli, yardım istemekten utanmamalıdır.
Çünkü ruh da beden gibi emanettir.
Mahmut ÇİÇEKDAĞI-Şair/Yazar