Bir soruyla başlamak gerekiyor:
Nereye gidiyoruz? Gerçekten biz bu muyuz?
Son dönemde peş peşe gelen bazı haberler toplum olarak hepimizi düşündürmeli.
Ankara’da, İstanbul’da, Antalya’da kamuya açık alanlarda sergilenen görüntüler…
İbadethanelerde yaşanan taciz iddiaları…
Kalabalık bir meydanda hayatına son veren bir insan…
Bu olayların her biri tek başına değerlendirildiğinde bile ağırdır. Ancak asıl mesele, bu tür görüntülerin olağanlaşma riski taşımasıdır. Toplumsal reflekslerimizin zayıflaması, izleyen ama müdahil olmayan bir kalabalığa dönüşmemizdir.
Sosyal medyada çoğu zaman tepki gösteriyoruz; kınıyoruz, paylaşıyoruz. Fakat aynı hızla unutuyoruz. Daha da önemlisi, bazı olaylar eğlenceye, teşhire ya da reyting malzemesine dönüştürülüyor. İşte asıl tehlike burada başlıyor.
Batı toplumlarında farklı kültürlerin kendi mahallelerinde yaşamasını sıkça görürüz. Bu bir gerçekliktir. Ancak bu durum, kamu düzenini, toplumsal ahlakı ve insan onurunu zedeleyen davranışların normalleştirilmesi anlamına gelmez. Hiçbir özgürlük, başkasının sınırını ihlal etme hakkı vermez.
Öte yandan dikkat çekici bir çelişki de var.
Kamusal alanda inancını görünür biçimde yaşayanlara yönelik tahammülsüzlük kolayca ortaya çıkabilirken, toplumun genel ahlakını yaralayan görüntülere karşı aynı hassasiyet her zaman gösterilmiyor. Bu çifte standart, bizi ayrıştırıyor ve güven duygusunu zedeliyor.
Burada mesele “geçmişi yüceltmek” ya da “bugünü toptan reddetmek” değildir.
Mesele, insanlık, vicdan, saygı ve sorumluluk kavramlarını yeniden hatırlamaktır.
Gelişmek elbette önemlidir; ancak ilerlerken değerleri geride bırakmak, büyümek değildir.
Özellikle teknoloji ve sosyal medya çağında başka bir sorunla karşı karşıyayız:
Görünür olma hırsı.
Fenomen olmak uğruna yapılan ölçüsüz paylaşımlar, zamanla karakter aşınmasına yol açıyor. Bu durum yalnızca bireyi değil, çocukları ve gençleri de etkiliyor. Rol model kavramı zedeleniyor, sınırlar belirsizleşiyor.
Toplum olarak birbirimize karşı daha dikkatli, daha saygılı olmak zorundayız.
Selam vermenin, gülümsemenin, iyilik yapmanın bile yanlış anlaşılabildiği bir noktaya geldiysek, burada durup düşünmeliyiz.
Kimseyi ötekileştirmeden, kimseyi hedef göstermeden;
Ama yanlışa yanlış demekten de kaçınmadan…
Belki de artık şu soruyu daha yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir:
Biz nasıl bir toplum olmak istiyoruz?
Ve bu soruya verilecek cevap, yalnızca başkalarının değil, hepimizin sorumluluğudur.
Mahmut ÇİÇEKDAĞI- Şair/Yazar