Yüzyıllardır anlatılır: 41 çeşit baharat, şifa niyetiyle yoğrulmuş bir macun…
Mesir macunu, Osmanlı’dan bugüne taşınan nadir geleneklerden biri. Rivayete göre, Yavuz Sultan Selim’in eşi Ayşe Hafsa Sultan’ın hastalığı üzerine, dönemin hekimi Merkez Efendi tarafından hazırlanıyor. İyileşme gerçekleşince, bu macun yalnızca saraya değil, halka da dağıtılıyor.
Zamanla bu şifa geleneği bir törene dönüşüyor. Bugün hâlâ her yıl 21 Mart’ta, Nevruz gününde, Manisa’da Sultan Camii’nin kubbe ve minarelerinden mesir macunu saçılıyor. Güzel bir manzara, güçlü bir simge.
Ama durup sormak gerekiyor:
Biz mesir macununu gerçekten ne olarak görüyoruz?
Eskiden mesir; mideyi rahatlatmak, sindirimi desteklemek, bahar yorgunluğunu atmak için tüketilen ölçülü bir karışımdı. Bugün ise çoğu zaman “doğal afrodizyak” etiketiyle, bilinçsizce kullanılıyor. Oysa içeriğinde tarçın, karanfil, zencefil, hardal tohumu gibi yakıcı ve uyarıcı baharatlar var. Fazlası; mideyi rahatlatmaz, tam tersine gastrit ve reflüyü azdırır.
Her doğal olan faydalı değildir.
Her gelenek de kutsal değildir.
Mesir macunu, dozunda ve amacına uygun kullanıldığında anlamlıdır. Aksi halde şifa kültürü, pazarlama masalına dönüşür.
Bir de unuttuğumuz bir isim var: Merkez Efendi. İstanbul’dan sonra memleketi Denizli’ye döner, bir medrese kurar ve şifayı yalnız macunda değil, doğada arar. Bugün Pamukkale olarak bildiğimiz termal suların şifası da bu arayışın parçasıdır.
Belki de mesele mesir macunu değil.
Mesele, şifayı nerede aradığımız.
Unutmayalım:
Şifa; gösteride değil, ölçüde saklıdır.
Mahmut Çiçekdağı- Yazar/Şair