Cengiz ÇETİK- Yazar, Şair, Eğitimci
Köşe Yazarı
Cengiz ÇETİK- Yazar, Şair, Eğitimci
 

İNSANIN DİLİ, İNSANIN ZİNDANI

İnsan, insanın sığınağı mıdır, yoksa zindanı mı? Bir insanın başka bir insanı incitmesi için eline taş alması, silah kuşanması ya da fiziksel güç kullanması mı gerekir? Bazen bir çift dudaktan dökülen birkaç kelime, en keskin bıçaktan daha derin yaralar açmaz mı insanın yüreğinde? Üstelik bu yaraların ne kanı görünür ne de izi… Kimileri vardır, diliyle sever; kimileri vardır, diliyle döver. Kimileri bir sözle gönül alır, kimileri bin sözle bir ömrü tüketir. İnsanın bedeni aldığı darbelerle yaralanır. Peki ya ruhu? Onun yaralarını kim görür, kim sarar? Bir insan düşünün… Her sabah yeni bir güne umutla uyanmak isterken daha gün başlamadan sözlerin ağırlığı altında ezilen… Konuşsa tartışma, sussa içinde fırtına kopan… Gülümsemeyi unutmayan ama gülümsemesinin ardında kimsenin bilmediği kırgınlıklar taşıyan… Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerindedir. Hayat devam eder. İnsanlar çalışır, konuşur, güler, yaşar. Oysa bazı hayatların görünmeyen duvarları vardır. Kapıları kilitli değildir ama içindekiler kendilerini tutsak hisseder. İşte insanın dili, bazen başka bir insanın zindanına böyle dönüşür. SAYGI OLMAYAN YERDE SEVGİ YAŞAR MI? Sevgi nedir? Bir insanın başka bir insana sahip olması mı? Onu kendi düşüncelerine, kendi isteklerine, kendi doğrularına mahkûm etmesi mi? Yoksa sevgi, karşımızdakinin de bir kalbi olduğunu unutmadan yaşayabilmek midir? Sevdiğini söylemek kolaydır. Asıl mesele, sevdiğini söylediğin insanın onurunu koruyabilmektir. Çünkü sevgi, yalnızca güzel günlerde söylenen tatlı sözlerden ibaret değildir. Öfkelendiğinde de saygıyı koruyabilmek, anlaşmazlık yaşadığında da karşısındakini küçültmemek, haklı olduğunu düşündüğünde bile incitmemeye özen göstermektir. Saygının olmadığı yerde sevgi bir süre varlığını sürdürebilir belki. Ancak zamanla yıpranır, yorulur, sessizleşir. Bir çiçeği düşünün… Her gün suladığınızı söylüyorsunuz ama aynı zamanda köklerine tuz döküyorsunuz. O çiçeğin bir gün solmasına şaşırabilir misiniz? İnsan yüreği de böyledir. Bir yandan sevgi sözcükleriyle beslenirken diğer yandan aşağılayıcı sözlerle yaralanan bir yürek, ne kadar dayanabilir? Sevgi, insanı kendisine mahkûm etmek değil, yanında kendisi olabilmesine izin vermektir. SUSMAK HER ZAMAN SABIR MIDIR? Toplumumuzda susmak çoğu zaman erdem sayılır. “Büyüklük sende kalsın.” “Alttan al.” “Bir şey söyleme, huzur bozulmasın.” Peki, kimin huzuru? Bir insanın susmasıyla sağlanan sessizlik, gerçekten huzur mudur? Bir tarafın sürekli konuştuğu, diğer tarafın sürekli sustuğu yerde eşitlikten söz edilebilir mi? Elbette her söze karşılık vermek gerekmez. Bazen susmak olgunluktur. Bazen tartışmayı büyütmemek için gösterilen bilinçli bir tercihtir. Ancak insanın kendi düşüncelerini söylemekten korkar hâle gelmesi, sürekli incinmesine rağmen sesini çıkaramaması başka bir şeydir. Bu, huzur değil; huzursuzluğun sessizliğe bürünmüş hâlidir. Bir evin içinde bağırış çağırış duyulmaması, o evde herkesin mutlu olduğu anlamına gelmez. Bazen en büyük fırtınalar, en sessiz evlerin içinde kopar. Bazen bir insan, çevresindekileri üzmemek için kendi üzüntüsünü saklar. Kimse kırılmasın diye kendisi kırılır. Kimse huzursuz olmasın diye kendi huzurundan vazgeçer. Sonra bir gün aynaya bakar ve kendisine sorar: “Ben başkalarının huzurunu korumaya çalışırken kendi huzurumu nerede kaybettim?” KELİMELERİN DE BİR VİCDANI OLMALI İnsanoğluna verilen en büyük nimetlerden biri konuşabilmesidir. Ama konuşabilmek, her aklına geleni söyleme hakkı verir mi insana? Düşünmeden söylenen bir söz, öfkeyle savrulan bir cümle, küçümseyen bir bakışla birleşen birkaç kelime… Söyleyen için belki birkaç saniyedir. Dinleyen içinse bazen yıllarca unutulmayacak bir hatıradır. Ne gariptir ki insanlar çoğu zaman söylediklerini unutur ama kendilerine söylenenleri unutamazlar. Bir insanın kalbini kırmak birkaç saniye sürerken o kalbin yeniden güvenmeyi öğrenmesi yıllar alabilir. Üstelik her özür, her yarayı iyileştirmez. Çünkü özür dilemek yalnızca “Üzgünüm.” demek değildir. Aynı yanlışı tekrarlamamaya çalışmaktır. Kırılan bir bardağı yapıştırabilirsiniz. Ama üzerindeki çatlaklar, onun bir zamanlar kırıldığını hatırlatır. İnsan ilişkileri de böyledir. Sürekli kırılan güven, bir süre sonra yerini tedirginliğe bırakır. İnsan, sevdiği kişinin yanında huzur bulması gerekirken onun hangi sözü söyleyeceğini düşünerek yaşamak zorunda kalıyorsa orada üzerinde durulması gereken ciddi bir sorun vardır. Çünkü hiçbir insan, bir başkasının öfkesini boşaltacağı bir yer değildir. Hiçbir yürek, sınırsızca incitilebilecek kadar değersiz değildir. HUZUR OLMAYAN YERDE MUTLULUK OLUR MU? Mutluluk nedir? Güzel bir ev mi? Rahat bir yaşam mı? Maddi imkânlar mı? İnsanların gözünde saygın bir konumda bulunmak mı? Bunların hepsi hayatı kolaylaştırabilir. Ancak insanın içinde huzur yoksa dışarıdaki bütün güzellikler zamanla anlamını yitirebilir. Bir insan en güzel sofrada otururken iştahsız, en kalabalık ortamda bulunurken yalnız, en güzel manzaraya bakarken mutsuz olabilir. Çünkü huzur, yalnızca çevremizdeki sessizlik değildir. Huzur, insanın kendisini güvende hissetmesidir. Düşüncelerini korkmadan söyleyebilmesi, yanlış anlaşılma endişesi taşımadan konuşabilmesi, olduğu gibi kabul edildiğini bilmesidir. Bir insanın yanında sürekli kendinizi savunmak zorunda kalıyorsanız orada dinlenebilir misiniz? Her cümlenizin başka bir tartışmaya dönüşmesinden çekiniyorsanız özgürce konuşabilir misiniz? Sürekli eleştirildiğiniz, küçümsendiğiniz, değersiz hissettirildiğiniz bir ortamda mutluluğun kök salmasını bekleyebilir misiniz? Mutluluk zaman zaman uğrayabilir böyle yerlere. Ama huzur yoksa uzun süre misafir kalamaz. İNSAN İNSANIN YÜKÜ MÜ, YOL ARKADAŞI MI? Hayat zaten yeterince zor değil mi? Geçim kaygıları, hastalıklar, kayıplar, sorumluluklar, yaşlanmak, zamanın acımasız akışı… Bütün bunlarla mücadele eden insanın bir de en yakınındaki insanlarla mücadele etmek zorunda kalması ne kadar acıdır. Oysa insan, insanın yükünü ağırlaştırmak için değil, gerektiğinde o yükün bir ucundan tutmak için vardır. Birbirimizi yenmek zorunda değiliz. Her tartışmadan galip çıkmak, her konuda son sözü söylemek, her düşüncemizi kabul ettirmek zorunda değiliz. Çünkü insan ilişkileri bir savaş alanı değildir. Ve sevgi, kazananı ve kaybedeni olan bir mücadeleye dönüştüğünde her iki taraf da bir şeylerini kaybeder. Bazen haklı olmaktan daha değerlidir anlayışlı olmak. Bazen son sözü söylemekten daha anlamlıdır karşısındakini dinlemek. Bazen bir insanın bütün ihtiyacı, kendisine akıl verilmesi değil, yalnızca anlaşılmasıdır. Unutmayalım ki her insanın görünmeyen bir hikâyesi vardır. Kiminin yüzünde gülümseme, içinde hüzün… Kiminin dilinde neşe, yüreğinde kırgınlık… Kiminin kalabalıklar içinde yalnızlığı… Kiminin sessizliğinde yılların birikmiş çığlıkları… Kim bilir, yanımızdan geçip giden kaç insan, kimsenin bilmediği bir acıyı taşıyor? SON SÖZ: DİLİNİZ SIĞINAK OLSUN, ZİNDAN DEĞİL İnsan hayatı ne kadar uzun görünse de aslında bir göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor. Dün çocuk olanlar bugün yaşlanıyor. Dün yan yana yürüyenler bugün birbirlerinin hatıralarında yaşıyor. Geriye ne kalıyor? Söylenen sözler… Yaşatılan duygular… Bir insanın kalbinde bıraktığımız izler… Öyleyse neden birbirimizin hayatını zorlaştırıyoruz? Neden sevgiyi üstünlük kurmakla, saygıyı itaat etmekle, sabrı susmakla karıştırıyoruz? Neden bir insanın gözyaşlarını gördüğümüzde değil de onu kaybettiğimizde söylediklerimizin ağırlığını fark ediyoruz? Oysa hayat, birbirimizin yüreğinde yaralar açmak için çok kısa. Bir insanı mutlu edemiyorsak bile mutsuzluğunun sebebi olmamaya çalışabiliriz. Sevemiyorsak saygı gösterebiliriz. Anlayamıyorsak dinleyebiliriz. Haklı olduğumuzu düşünsek bile kırmadan konuşmayı öğrenebiliriz. Çünkü bazen bir insanın hayatını değiştiren şey büyük bir servet, büyük bir başarı ya da büyük bir mucize değildir. Bazen yalnızca içtenlikle söylenmiş birkaç güzel sözdür. Ve bazen de yıllardır beklenen o küçücük cümle: “Seni anlıyorum.” Unutmayalım… Bir insanın dili, başka bir insanın zindanı da olabilir, sığınağı da. Önemli olan, kelimelerimizle hangi kapıyı açtığımızdır. Cengiz ÇETİK
Ekleme Tarihi: 25 Ekim 2026 -Pazar

İNSANIN DİLİ, İNSANIN ZİNDANI

İnsan, insanın sığınağı mıdır, yoksa zindanı mı?

Bir insanın başka bir insanı incitmesi için eline taş alması, silah kuşanması ya da fiziksel güç kullanması mı gerekir? Bazen bir çift dudaktan dökülen birkaç kelime, en keskin bıçaktan daha derin yaralar açmaz mı insanın yüreğinde?

Üstelik bu yaraların ne kanı görünür ne de izi…

Kimileri vardır, diliyle sever; kimileri vardır, diliyle döver. Kimileri bir sözle gönül alır, kimileri bin sözle bir ömrü tüketir.

İnsanın bedeni aldığı darbelerle yaralanır. Peki ya ruhu? Onun yaralarını kim görür, kim sarar?

Bir insan düşünün…

Her sabah yeni bir güne umutla uyanmak isterken daha gün başlamadan sözlerin ağırlığı altında ezilen… Konuşsa tartışma, sussa içinde fırtına kopan… Gülümsemeyi unutmayan ama gülümsemesinin ardında kimsenin bilmediği kırgınlıklar taşıyan…

Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerindedir. Hayat devam eder. İnsanlar çalışır, konuşur, güler, yaşar. Oysa bazı hayatların görünmeyen duvarları vardır. Kapıları kilitli değildir ama içindekiler kendilerini tutsak hisseder.

İşte insanın dili, bazen başka bir insanın zindanına böyle dönüşür.

SAYGI OLMAYAN YERDE SEVGİ YAŞAR MI?

Sevgi nedir?

Bir insanın başka bir insana sahip olması mı? Onu kendi düşüncelerine, kendi isteklerine, kendi doğrularına mahkûm etmesi mi?

Yoksa sevgi, karşımızdakinin de bir kalbi olduğunu unutmadan yaşayabilmek midir?

Sevdiğini söylemek kolaydır. Asıl mesele, sevdiğini söylediğin insanın onurunu koruyabilmektir.

Çünkü sevgi, yalnızca güzel günlerde söylenen tatlı sözlerden ibaret değildir. Öfkelendiğinde de saygıyı koruyabilmek, anlaşmazlık yaşadığında da karşısındakini küçültmemek, haklı olduğunu düşündüğünde bile incitmemeye özen göstermektir.

Saygının olmadığı yerde sevgi bir süre varlığını sürdürebilir belki. Ancak zamanla yıpranır, yorulur, sessizleşir.

Bir çiçeği düşünün…

Her gün suladığınızı söylüyorsunuz ama aynı zamanda köklerine tuz döküyorsunuz. O çiçeğin bir gün solmasına şaşırabilir misiniz?

İnsan yüreği de böyledir.

Bir yandan sevgi sözcükleriyle beslenirken diğer yandan aşağılayıcı sözlerle yaralanan bir yürek, ne kadar dayanabilir?

Sevgi, insanı kendisine mahkûm etmek değil, yanında kendisi olabilmesine izin vermektir.

SUSMAK HER ZAMAN SABIR MIDIR?

Toplumumuzda susmak çoğu zaman erdem sayılır.

“Büyüklük sende kalsın.”

“Alttan al.”

“Bir şey söyleme, huzur bozulmasın.”

Peki, kimin huzuru?

Bir insanın susmasıyla sağlanan sessizlik, gerçekten huzur mudur?

Bir tarafın sürekli konuştuğu, diğer tarafın sürekli sustuğu yerde eşitlikten söz edilebilir mi?

Elbette her söze karşılık vermek gerekmez. Bazen susmak olgunluktur. Bazen tartışmayı büyütmemek için gösterilen bilinçli bir tercihtir.

Ancak insanın kendi düşüncelerini söylemekten korkar hâle gelmesi, sürekli incinmesine rağmen sesini çıkaramaması başka bir şeydir.

Bu, huzur değil; huzursuzluğun sessizliğe bürünmüş hâlidir.

Bir evin içinde bağırış çağırış duyulmaması, o evde herkesin mutlu olduğu anlamına gelmez.

Bazen en büyük fırtınalar, en sessiz evlerin içinde kopar.

Bazen bir insan, çevresindekileri üzmemek için kendi üzüntüsünü saklar. Kimse kırılmasın diye kendisi kırılır. Kimse huzursuz olmasın diye kendi huzurundan vazgeçer.

Sonra bir gün aynaya bakar ve kendisine sorar:

“Ben başkalarının huzurunu korumaya çalışırken kendi huzurumu nerede kaybettim?”

KELİMELERİN DE BİR VİCDANI OLMALI

İnsanoğluna verilen en büyük nimetlerden biri konuşabilmesidir.

Ama konuşabilmek, her aklına geleni söyleme hakkı verir mi insana?

Düşünmeden söylenen bir söz, öfkeyle savrulan bir cümle, küçümseyen bir bakışla birleşen birkaç kelime…

Söyleyen için belki birkaç saniyedir.

Dinleyen içinse bazen yıllarca unutulmayacak bir hatıradır.

Ne gariptir ki insanlar çoğu zaman söylediklerini unutur ama kendilerine söylenenleri unutamazlar.

Bir insanın kalbini kırmak birkaç saniye sürerken o kalbin yeniden güvenmeyi öğrenmesi yıllar alabilir.

Üstelik her özür, her yarayı iyileştirmez.

Çünkü özür dilemek yalnızca “Üzgünüm.” demek değildir. Aynı yanlışı tekrarlamamaya çalışmaktır.

Kırılan bir bardağı yapıştırabilirsiniz. Ama üzerindeki çatlaklar, onun bir zamanlar kırıldığını hatırlatır.

İnsan ilişkileri de böyledir.

Sürekli kırılan güven, bir süre sonra yerini tedirginliğe bırakır.

İnsan, sevdiği kişinin yanında huzur bulması gerekirken onun hangi sözü söyleyeceğini düşünerek yaşamak zorunda kalıyorsa orada üzerinde durulması gereken ciddi bir sorun vardır.

Çünkü hiçbir insan, bir başkasının öfkesini boşaltacağı bir yer değildir.

Hiçbir yürek, sınırsızca incitilebilecek kadar değersiz değildir.

HUZUR OLMAYAN YERDE MUTLULUK OLUR MU?

Mutluluk nedir?

Güzel bir ev mi? Rahat bir yaşam mı? Maddi imkânlar mı? İnsanların gözünde saygın bir konumda bulunmak mı?

Bunların hepsi hayatı kolaylaştırabilir. Ancak insanın içinde huzur yoksa dışarıdaki bütün güzellikler zamanla anlamını yitirebilir.

Bir insan en güzel sofrada otururken iştahsız, en kalabalık ortamda bulunurken yalnız, en güzel manzaraya bakarken mutsuz olabilir.

Çünkü huzur, yalnızca çevremizdeki sessizlik değildir.

Huzur, insanın kendisini güvende hissetmesidir.

Düşüncelerini korkmadan söyleyebilmesi, yanlış anlaşılma endişesi taşımadan konuşabilmesi, olduğu gibi kabul edildiğini bilmesidir.

Bir insanın yanında sürekli kendinizi savunmak zorunda kalıyorsanız orada dinlenebilir misiniz?

Her cümlenizin başka bir tartışmaya dönüşmesinden çekiniyorsanız özgürce konuşabilir misiniz?

Sürekli eleştirildiğiniz, küçümsendiğiniz, değersiz hissettirildiğiniz bir ortamda mutluluğun kök salmasını bekleyebilir misiniz?

Mutluluk zaman zaman uğrayabilir böyle yerlere.

Ama huzur yoksa uzun süre misafir kalamaz.

İNSAN İNSANIN YÜKÜ MÜ, YOL ARKADAŞI MI?

Hayat zaten yeterince zor değil mi?

Geçim kaygıları, hastalıklar, kayıplar, sorumluluklar, yaşlanmak, zamanın acımasız akışı…

Bütün bunlarla mücadele eden insanın bir de en yakınındaki insanlarla mücadele etmek zorunda kalması ne kadar acıdır.

Oysa insan, insanın yükünü ağırlaştırmak için değil, gerektiğinde o yükün bir ucundan tutmak için vardır.

Birbirimizi yenmek zorunda değiliz.

Her tartışmadan galip çıkmak, her konuda son sözü söylemek, her düşüncemizi kabul ettirmek zorunda değiliz.

Çünkü insan ilişkileri bir savaş alanı değildir.

Ve sevgi, kazananı ve kaybedeni olan bir mücadeleye dönüştüğünde her iki taraf da bir şeylerini kaybeder.

Bazen haklı olmaktan daha değerlidir anlayışlı olmak.

Bazen son sözü söylemekten daha anlamlıdır karşısındakini dinlemek.

Bazen bir insanın bütün ihtiyacı, kendisine akıl verilmesi değil, yalnızca anlaşılmasıdır.

Unutmayalım ki her insanın görünmeyen bir hikâyesi vardır.

Kiminin yüzünde gülümseme, içinde hüzün…

Kiminin dilinde neşe, yüreğinde kırgınlık…

Kiminin kalabalıklar içinde yalnızlığı…

Kiminin sessizliğinde yılların birikmiş çığlıkları…

Kim bilir, yanımızdan geçip giden kaç insan, kimsenin bilmediği bir acıyı taşıyor?

SON SÖZ: DİLİNİZ SIĞINAK OLSUN, ZİNDAN DEĞİL

İnsan hayatı ne kadar uzun görünse de aslında bir göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor.

Dün çocuk olanlar bugün yaşlanıyor. Dün yan yana yürüyenler bugün birbirlerinin hatıralarında yaşıyor.

Geriye ne kalıyor?

Söylenen sözler…

Yaşatılan duygular…

Bir insanın kalbinde bıraktığımız izler…

Öyleyse neden birbirimizin hayatını zorlaştırıyoruz?

Neden sevgiyi üstünlük kurmakla, saygıyı itaat etmekle, sabrı susmakla karıştırıyoruz?

Neden bir insanın gözyaşlarını gördüğümüzde değil de onu kaybettiğimizde söylediklerimizin ağırlığını fark ediyoruz?

Oysa hayat, birbirimizin yüreğinde yaralar açmak için çok kısa.

Bir insanı mutlu edemiyorsak bile mutsuzluğunun sebebi olmamaya çalışabiliriz.

Sevemiyorsak saygı gösterebiliriz.

Anlayamıyorsak dinleyebiliriz.

Haklı olduğumuzu düşünsek bile kırmadan konuşmayı öğrenebiliriz.

Çünkü bazen bir insanın hayatını değiştiren şey büyük bir servet, büyük bir başarı ya da büyük bir mucize değildir.

Bazen yalnızca içtenlikle söylenmiş birkaç güzel sözdür.

Ve bazen de yıllardır beklenen o küçücük cümle:

“Seni anlıyorum.”

Unutmayalım…

Bir insanın dili, başka bir insanın zindanı da olabilir, sığınağı da.

Önemli olan, kelimelerimizle hangi kapıyı açtığımızdır.

Cengiz ÇETİK

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve seckinhabertv.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.