Türkiye’de bazı tarihler vardır; üzerinden zaman geçse de etkisi bitmez. 19 Mart süreci de tam olarak böyle bir dönemeç. Aradan geçen zamana rağmen tartışmaların hâlâ sıcak kalması, meselenin yalnızca bir yargı süreci olmadığını açıkça gösteriyor.
Aslında tartışmanın özü basit ama ağır:
Türkiye’de yargı ile siyaset arasındaki sınır nerede başlıyor, nerede bitiyor?
Bir taraf, yürütülen soruşturmaların hukuki bir zorunluluk olduğunu savunuyor. “Yargı işini yapıyor” diyor. Diğer taraf ise aynı süreci, siyasi sonuç üretmeye yönelik bir müdahale olarak görüyor. Yani mesele sadece mahkeme salonlarında değil, doğrudan toplumun zihninde yaşanıyor.
Sorun şu:
Türkiye’de artık hiçbir büyük yargı süreci, sadece hukuk olarak okunmuyor. Her dava, otomatik olarak siyasi bir anlam kazanıyor.
Bu noktada kim haklı tartışması kadar önemli olan başka bir gerçek var:
Toplumun önemli bir kesimi, yargıya dair güven konusunda ikna olmuş değil.
Bu durumun tehlikesi büyük. Çünkü hukuk, sadece karar vermekle değil, o kararın adil olduğuna inanılmasıyla işler. İnanç zayıfladığında, en doğru karar bile tartışmalı hale gelir.
19 Mart süreci tam da bu kırılmayı görünür kıldı.
Sadece bir dava değil, bir güven testi haline geldi.
Öte yandan, muhalefetin bu süreci “siyasi” olarak tanımlaması ve iktidarın bunu kesin bir dille reddetmesi, Türkiye’deki klasik kutuplaşmayı yeniden derinleştiriyor. Herkes kendi penceresinden bakıyor, ama ortak bir zemin oluşmuyor.
İşte asıl mesele burada başlıyor:
Eğer bir ülkede aynı olay için iki tamamen zıt gerçeklik oluşuyorsa, sorun sadece olayın kendisi değildir.
Bu yüzden 19 Mart’ı sadece geçmişte yaşanmış bir süreç olarak görmek hata olur. Bu tarih, Türkiye’de hukuk, siyaset ve toplum arasındaki ilişkinin nasıl algılandığını gösteren bir aynaya dönüşmüş durumda.
Peki bundan sonra ne olacak?
Kısa vadede değişen bir şey olmayacak. Tartışmalar sürecek, açıklamalar sertleşecek, taraflar geri adım atmayacak.
Ama uzun vadede belirleyici olan şu olacak:
Toplum, hangi anlatıya daha çok inanacak?
Çünkü günün sonunda sadece mahkemeler değil, toplumun vicdanı da karar verir.
Ve Türkiye’de artık en büyük mesele, kimin haklı olduğu değil—
kimin daha inandırıcı olduğudur.
Sedat SEÇGİN